Çünkü neden? Çünkü sabırla bakmaya devam eden herkes gibi sabırla bakmaya devam ederseniz sebebini anlayacaksınız. “A super serious project about dogs and physics”. Lütfen ciddiye alın.
Dinlerken kendimi ergenliğimi geçirdiğim odada “your heart’s a mess, you won’t admit to it” diye bağıra çağıra şarkı söylerken hayal ediyorum. Hearts a Mess bugünlere kadar ulaşmış o dönemin güzellerinden gibi.
your heart’s a mess
you won’t admit to it
it makes no sense
but I’m desperate to connect
and you, you can’t live like this
Ah, Alexander McCall Smith… Seni sevmem gerektiği ile ilgili o kadar büyük bir his var ki içimde. İşte bu yüzden tüm çabam. İşte bu yüzden dönüp dolaşıp farklı serilerden kitaplarını okumam. Sanki kendimi kabul ettirmem gereken bir zümre var ve seninle aramızda o büyük bağın kurulamadığı her an bu insanlar cıkcıklıyor ve ben ezildikçe eziliyorum. Tıpkı David Lodge’ın “komik” dediği bir şeyi üç kere okumama rağmen komik bulmadığımda gözlerimin dolması gibi. Daha ne kadar Britanyalılaşabilirim? Ne kadar, ne kadar?
* Suşi
Tatlı bir ürperti yayılıyor içimde bazen: “Suşi ye, şimdi suşi ye, hemen suşi ye”. Aşermek böyle bir şey herhalde diye düşünüyorum. Suşi aklıma geldikçe gülümsüyorum. Suşiyi o kadar seviyorum ki bazen ağzımın içindeymiş gibi hayaller kurarken yakalıyorum kendimi.
Soyut tasarımları cesaret istiyor, kabul. Peki modern dövmelerine ne diyorsunuz? Amanda Hanım’ın en güzel yanı kafamdaki dövmeyi kime yaptıracağımı sayesinde artık biliyor olmam. Sonunda geceleri rahat uyuyabilirim.
Snoopy’nin 60. yılı şerefine limitli sayıda üretilen özel Moleskine’lerden bir tanesi şu anda masamın üstünde beni bekliyor. Böyle şeylere itibar etmem aslında ama galiba bu çocukları seviyorum (-ki hatırlayanlar için previously on Bahar Malik Acabo: 10 sene önce de böyle şeylere hiç itibar etmem diye diye bir Linus t-shirt’ünü ayıla bayıla almıştım)
Hala görmeyenleriniz var mıdır bilmiyorum. Bugün resim depomu karıştırırken tekrar karşıma çıkan bu benzetme beni hâlâ ilk günkü kadar eğlendiriyor. Hadi biraz da birlikte eğlenelim.
Dünyevi Zevkler için böyle bir blog yazısı oluşturmayı planlarken ufak bir araştırma sonucunda ulaştığım, ulaştığıma çok memnun olduğum bu yazı Internet’in ne kadar güzel ve dünyanın ne kadar küçük olduğunu bize ispatlar gibi.
* Ben buna gülüyorum.
* Aşağıdaki fotoğrafı güzel arkadaşlarım Didem ve Onur’a adarken Doruk’u görmezden gelmek istiyorum.
* Bu video benim en sevdiğim birkaç yüz Mad Men sahnesinden biri. Truly, madly, deeply.
Now I am quietly waiting for
the catastrophe of my personality
to seem beautiful again,
and interesting, and modern.
Son zamanlarda günün berberini bir resim deposu gibi kullandığımdan utanıyorum galiba ki işte tam bu yüzden Geoffrey Rush’ın Diary of a Madman için çektirdiği tanıtım fotoğrafını ne kadar beğendiğimi sizden gizlemeye çalışıyor ve bunu nasıl yapıyorum? Oyunun arkasına saklanarak.
Hadi yalanı dolanı bir tarafa bırakayım. Sizce de Rush bu fotoda çok iyi görünmüyor mu?
Fotoğrafı gördüğümde kendisine yamuk bir gülüş attım, kabul. Ama bu gülüşüm arkasından gelen birçok düşünceye dur diyemedi. Hani nasıl derler? Çok “inspiring” bir fotoğraf değil mi sizce de? Emre B. bu blogu okuyor olsaydı “inspiring değil, ilham verici” diye beni düzeltirdi, buna da eminim.
Uyumadan geçirdiğim dün gecenin birkaç saatinde House of Meetings’in sondan bir önceki bölümünü iki üç kez daha okudum. Daha sonra sevdiğim bölümlerinin üzerinden geçtim. Kitabın bu kadar ensesindeyim çünkü Sovyet kamplarının sıkışmışlığı ve vahşetinde geçen bir romanı kendi yaşamımla ve hissettiklerimle nasıl bu kadar özdeşleştirebildiğimi anlayabilmek istiyorum.
“House of Meetings’te Martin Amis bence benden esinlenmiş” (Nokta satırbaşı).