Proje: David Lodge

19. hafta: Brontë ve alışkanlığı kırmak

Bu da nedir diyenler için şurada bir açıklama var.

David Lodge ve The Art of Fiction projemi bırakmamın/ara vermemin ana sebebi İngiliz yazarlar okumaktan sıkılmamdı. Fakat geçen sürede onların yerine daha iyilerini koyamadığımı fark ettim. Özellikle bu yaz okuduğum tüm romanların Hollywood yıldızlarının başrol oynadığı filmlerinin çekildiğini görünce yanlış yolda olduğuma kesinlikle emin olup David Lodgecığıma geri dönmeye karar verdim. Bu kararı vermemin üzerinden aylar geçti. Fakat ancak bu akşam Charlotte Brontë ve onun ilk kez bu proje için okuduğum romanı Villette ile geri dönüşümü kutlayabiliyorum.

Konuya geçmeden önce Brontë kardeşler ile ilgili itiraflarımı da dinleyin lütfen: Açıkçası kız kardeşlerle aram pek iyi değildir. Niyetim kötülemek değil ama yazdıkları hiçbir şeyin “bana göre olmadığını” söyleyerek durumu geçiştirebilirim belki. Bu durumun görebildiğim iki sebebi var. Birincisi karakterlerde kurguyla doğru şekilde beslenemediğine inandığım ve katlanamadığım bir kabalığın olması. İkincisi ise bunu nasıl başardıklarını bilmiyorum ama Brontë’lerin romanlarını okurken bazen neler olup bittiğini hiç anlamıyorum. Daha doğrusu ben bambaşka bir şey oluyormuş zannederken sayfalar geçtikten sonra okuduğum her cümleden yanlış bir anlam çıkardığımı fark ediyorum. Bu kadar açık bir dil kullanıp her seferinde bana bunu yapmayı nasıl başardıkları yaşamımdaki büyük gizemlerden biri.

David Lodge’ın “Defamiliarization” diye başlık attığı makalesini ilk gördüğümde bu gizemin çözüleceğine inandım ama yanılmışım. Defamiliarization, Rusça ostranenie kelimesinin karşılığı. Bizde bir karşılığı var mıdır diye sözlüğe sordum: “Alışkanlıkları kırmak” dedi. Ostranenie kelimesini ortaya ilk kez Rus biçimciler atmış. Kısaca diyorlar ki: Bizler dış dünyada olanları bir süre sonra kanıksar ve onları farklı şekilde görememeye başlarız. Edebi eserler (özellikle de şiir) bu kanıksamamızı kendine özgü yapısı ve diliyle kırar ve alıştıklarımızı farklı şekilde görmemizi sağlar. Bu konuyla ilgili 1917 yılında Victor Shlovsky’nin yayınlandığı makalede örnek olarak Tolstoy’un okuyucunun alışkanlığını kırdığı bir paragraf verilmiş. Bu paragrafta Tolstoy, klasik bir operada sahne üzerinde olanları, operanın ne olduğu hakkında fikri olmayan birinin ağzından anlatmış. Böylece opera izleyicisi de olan okurlarının çoktan kabullendikleri bir konuya farklı bir açıdan bakmış olmuş.

Tolstoy bu işi nerede yapmış hatırlamadım ama Villette‘te de çok benzer bir sahne var. Kahramanımız Lucy Snowe para kazanmak için Avrupa’nın sayılı başkentlerinden biri olan Villette’e (Brüksel) geliyor. Burada bir kızlar okulunda çalışmaya başlıyor. Derken günlerden bir gün bir resim sergisine gidiyor. Daha önce resim sergisi gezmemiş Lucy büyük bir tablo ile karşılaşıyor ve Brontë bu tabloyu bize Lucy’nin gözlerinden tasvir ediyor. Bu eser klasik dönem bir kadın betimlemesi ve devrine ait akımın tüm özellikleri taşıyor. Bu yüzden görsel sanatlarla biraz ilgili bir okur bu resime ait tüm detayları alışkanlıkla kabullenecek ve sorgulamayacaktır. Oysa Lucy, tabloyu öyle bir anlatıyor ki okurun aklına birden Rönesans’ın tüm kendine özgü yanlarına “Neden?” sorusunu yöneltmek geliyor (“kadın neden çıplak?”, “neden insan boyutlarından çok daha büyük çizilmiş?”, “neden bazı nesneler sağa sola dağılmış?”).

Her ne kadar içimde yazarının alışkanlıkları kırmak gibi bir planı olmadığına dair çok güçlü hisler olsa da Charlotte Brontë, güçlü feminist öğeler taşıdığı kabul edilen Villette‘inde bu işi David Lodge’ın ilgisini çekecek kadar iyi yapmayı başarmış.

Böylece bu haftayı tamamlayıp elecek haftaya yelken açıyoruz. Yeni konumuz ve yazarımız bu sefer sürpriz olsun. Çünkü henüz ben de bilmiyorum.

[1] Fotoğraflar şuradan ve şuradan. Telif hakları fotoğraflara çekenlere aittir. Güzelonlu’da sadece bilgilendirme amacıyla kullanılmıştır.

Previous Post Next Post

Bir de bu yazilar var

Hiç yorum yok

Yorum yazın