Kitaplar, Proje: David Lodge, Sinema

3. hafta: Isherwood ve bir karakterin tanıtılması

conrad_von_soest_brillenapostel_1403

Bu da nedir diyenler için şurada bir açıklama var.

Eskiden bir arkadaşım tanıdığımız biri hakkında “patlamaya hazır bir sivilce gibi. Dokunman yeterli.” benzetmesini yapmıştı. Bugün Christopher Isherwood ve üçüncü hafta kitabım Goodbye to Berlin için tıpkı bu tasvirdeki gibiyim. Dağınık bir yazı olmaması adına biraz daha beklemeye karar vermiştim. Ama beklemek kafamdaki fikirleri maalesef unutmama sebep olmadı. Ben de ikinci haftadan öğrendiğim listeleme yöntemiyle sizlere seslenmeye karar verdim. İşte Isherwood‘la bir haftam nasıl geçti listesi böyle ortaya çıktı:

* Geçen haftaki planım Goodbye to Berlin‘i okumak ve ardından bu romandan uyarlanarak çekilen Cabaret ve I am a Camera‘yı izlemekti. Biraz daha abartarak yazarın bir diğer eseri olan A Single Man‘in Fatih Özgüven çevirisini okuyabileceğimi hem de 2009’da Tom Ford’un yönetmenliğinde çekilen filmini izleyebileceğimi düşünmüştüm. Eğer ikinci kitap nedensiz bir şekilde hala kargoda olmasaydı bu amacıma ulaşabilirdim de. Sonuç olarak bugün sizlere Goodbye to Berlin‘i ve Lodge’ın Introduction to a Character makalesini okumuş, ardından I am a Camera ve Kabare‘yi izlemiş olarak sesleniyorum.

* Açıkçası sadece romanı okumuş bir insanın önce tiyatro daha sonra sinema sahnelerinde oluşmuş Sally Bowles efsanesini anlayabilmesi zor olsa gerek. Bowles, Goodbye to Berlin‘de anlatılan insanlardan sadece biri ve roman boyunca onun diğerlerinden hiçbir farkının olmadığını düşünüyorsunıız. Üstelik Sally ne çok güzel bir kadın, ne çok yetenekli, ne çok iyi, ne de ortalamanın üstünde akıllı. Fakat, niyeti kötüyken bile saf kalabilmesi ve yaşama yaklaşımının komikliği onu ön plana çıkartmış. Lodge, bir karakterin temelde iki farklı şekilde tanıtılabileceğinden bahsediyor. Yazar ya karakterin kendisini konuşturarak onu bize anlatır ya da üçüncü şahısların karakteri nasıl gördüğünden bahsedebilir. Bowles için ikinci seçenek geçerli. Sally’nin olaylara ilk giriş anında Chris okurlara onun ellerinden ve kıyafetlerinden bahsediyor ve Sally, sanki bir kamera onu çekiyormuşcasına (“I am a Camera” detayını atlamamanızı hatırlatırım) hareket halinde. Isherwood’un onu betimlerkenki her cümlesi farklı bir açıdan çekilmiş film karelerini andırıyor.

 

i_am_a_camera

I am a Camera’da Fritz (Anton Diffring), Sally (Julie Harris) ve Laurence Harvey’in canlandırdığı Christopher Isherwood

Bu noktada Lodge’ın vurguladığı ve benim katıldığım şöyle bir tespiti var: Bir film sahnesinde Sally’nin yeşile boyanmış tırnaklarını gösterebilirsiniz. Nitekim Kabare‘de çok kereler kamera o tırnaklara odaklanıyor. Hatta bir sahnede kadının ayak tırnaklarını da yeşile boyadığını görebiliyoruz (romanı bilenler için hoş bir an). Fakat, filmde bu yeşil tırnakları göstermek yazarın renkle ilgili ironik “a colour unfortunately chosen” (“şanssız bir tercih”) yorumunu duymanızı sağlayamıyor. Ya da kızın ellerinden sigara izlerini ve kiri ayırt etmeniz anlatıcının “dirty as a little girl’s” (“küçük bir kız çocuğununki gibi kirli”) gözlemine sizi ortak edemiyor. Belki de bu yüzden edebiyat hala pek çokları için bir adım önde gidiyor.

* Filmlerle ilgili ilginç bulduğum nokta ise her ikisinin de kitabın benzer bölümlerini işlemeleri ve akıştan saptırılmış olan hikâyeleri aynı şekilde değiştirmiş olmalarıydı. Isherwood’un karakterini ve yaşamını bilen insanlar için I am a Camera‘da oynayan Laurence Harvey‘in Micheal York‘a göre yazarı daha iyi yansıttığını söyleyebilirim. Öte yandan ne bu rolüyle efsaneleşmiş Liza Minelli ne de Julie Harris benim romanda okuduğum Sally Bowles idi. Kabare’nin beni en heyecanlandıran sahnesi ise başlangıç sekansında söylenen şarkıda (Willkommen, bienvenue, welcome! diye giden) bir an için seyirciler arasında oturan Sylvia von Harden‘i görmem oldu. 1930’lar Berlin’inin ünlü simalarından olan gazetecinin Otto Dix tarafından çizilmiş portresine yapılan birebir göndermeyi çok başarılı ve yerinde buldum.

sylvia_von_harden_otto_dix

* Küçük bir not: Bir dahaki ay yer bulabilirsem Şehir Tiyatroları’nın sergilediği Kabare’yi de bu okuma şerefine izlemeye gideceğim. 4. hafta yazımı umulmadık kadar erken bir günde yazabilirim. Merak edenler için haftaya Ernest Hemingway ve In Another Country var.

[Kullanılan ekran görüntülerinin telif hakları yayıncı kuruluşlara aittir. Güzelonlu’da bilgilendirme amaçlı kullanılmışlardır.]
Previous Post Next Post

Bir de bu yazilar var

2 Yorum

  • Reply Birader 21/01/2010 at 16:15

    Antin kuntin islerle ugrasacagina beni anlat okuyucularina..hikayem herkesi aglatir..

    new chapter:

    @Stuttgart Havalimani
    A:Selamin Aleyküm!
    Birader: ….!?!?!?…Aleyküm Selam..
    A:Allah Allah Masallah..wie geht`s?!Wie war der flug?
    Birader: ……!!!!….gut….er war gut..aber lang!
    A:Maaaasallah..Komm..!
    Birader: …

    :)

  • Reply Bahar Malik 21/01/2010 at 16:36

    :) Senin duruşun yeter, kimsenin bir şey anlatması gerekmez. Yazdıklarımı bir kere okusan mezara gözlerim açık gitmeyecek belki. Sonuncu yazıyı nispeten kısa yazdım. Bu fırsatı değerlendir.

    (Gerçi bu sayfa açıldığına göre ufaktan bir özlem başlamış, itiraf et.)

  • Yorum yazın