Posted: September 2nd, 2010 | Author: bahar malik | Filed under: Proje: David Lodge | Tags: David Lodge, Muriel Spark, The Art of Fiction, The Prime of Miss Jean Brodie, time-shift, zaman kaydırma | 1 Comment »

Size bir itirafım var: Bu haftayı çok kısa bir yazıyla geçiştirmeyi planlıyordum. İşte o yüzden defterime sayfalarca not alınca büyük bir şaşkınlık yaşadım. Üzgünüm, yapacak çok fazla bir şey yok. Size her şeyi anlatmak zorundayım.
Bir hikâyeyi anlatmanın en kolay yolunun olayları oluş sırasına göre kronolojik olarak okuyucuya iletmek olduğuna herhalde hiçbirinizin itirazı olmaz. Ve fakat, yazarlar sevgili okuyucularının ilgisini daha fazla çekmek için bazı ecnebilerin “time-shift” olarak adlandırdığı yönteme de sık sık başvuruyorlar. Bu yöntemin kullanıldığı kurguları şöyle bir düşünecek olursak Odyssia’ya kadar gidebiliriz.
Zaman kaydırmada yazar hayatı bizlere bir olayın ardından gelişen diğer olay olarak sunmaz. Farklı zamanlarda gelişmiş bağımsız olayları sırayla anlatarak bizlerden bu olaylar arasında bağlantı kurmamızı bekler. Geçmiş ya da gelecekteki bir olaya gidişimiz şimdi bildiğimiz bir bilgiyi daha değerli hale getirebilir. Zaman kaydırmanı sinemadaki eşleniği flashback/flashforward metodudur. Üstelik sinemada bunu uygulamak çok daha zordur. Çünkü izleyiciye her şeyi bilen bir anlatıcının varolduğunu hissettirmenin riskini içinde barındırır. Bugünkü konumuz olan The Prime of Miss Jean Brodie‘nin film uyarlamasında bu riske girmeyerek olayların kompleksliğini ve karakter sayısını azaltmışlar, dahası olayları kronolojik sırayla anlatarak kitabın bütün ruhunu ortadan kaldırmayı başarmışlar.
Bu romana ismini veren kahramanımız Jean Brodie, Edinburg’da yer alan kızlar okulunda görev yapan ilginç ve de kimilerine göre karizmatik bir öğretmendir ve öğrencilerinin bir kısmıyla yakından ilgilidir. Bu ilgiye mazhar olan kızlar Brodie set olarak anılmaktadır. Bu kızcağızların her biri bir özellikleri ile okulda nam salmışlardır (matematiğe olan yatkınlık ya da cinselliğe olan düşkünlük gibi). Sandy, Brodie set içinde yer alan en uyanık kızdır ve gözlerinden hiçbir şey kaçmaz. Roman kızların senior senesinde başlar ve sık sık Miss Brodie’nin öğretmenleri olduğu junior senelerine geri dönülür. Miss Brodie’nin bu dönemde kızlar üzerindeki etkisi çok ama çok büyüktür ve hatta kızlar büyüyüp de yetişkin bir kadın olduklarında dahi öğretmenlerini sık sık anarlar.

David Lodge’ın zaman kaydırmaya örnek olarak verdiği paragrafta üç ayrı zaman diliminde dolaşırız. İlk olarak kızların junior senelerinde Miss Brodie’nin cinsel yaşamına kafayı takmalarına şahit oluruz. Monica kızlara Miss Brodie’yi bir diğer öğretmenleri olan Mr. Lloyd ile öpüşürken gördüğünü söylediğinde ona sadece Rose inanır (Bu anda tarih 1920′lerin sonlarıdır). Rose’un ileride cinselliği ile tanınacağını da bu paragrafta öğreniriz. Kızın bu şekilde meşhur olduğu dönem ise 1930′ların başıdır. 1950′lerde artık yetişkin birer kadın olduklarında Monica Sandy’i ziyaret eder ve öpüşme mevzusunu açar. Sandy de Monica’ya Brodie ve Lloyd’un öpüşmüş olduğu konusunda hak verir. Çünkü İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde Sandy Miss Brodie’yi ziyaret etmiştir ve Miss Brodie bu olayı Sandy’e itiraf etmiştir. Kafanızı çok karıştırdığımın farkındayım. Ama özetle söylemek istediğim şu: Spark bir paragrafta demin benim nasıl yapılamayacağını örneklediğim üç ayrı zaman dilimini başarıyla anlatabilmiştir.
Zaman kaydırma özellikle modern edebiyatta çok sık kullanılan bir yöntem. Çoğunlukla karakterlerin hafızalarındaki bir işlemmiş gibi okuyucuya sunuluyor. Örneğin, anlatıcı karakterimizin anılarını tamamen bu metodla anlattığı The Good Soldier‘ı anımsayın. Gene, projemize konuk olmuş bir diğer yazar olan Graham Greene‘in The End of Affair‘ı da bu tarzın en başarılı örneklerinden biri değilse nedir sizce?
Muriel Spark’ın yaptığı gibi üçüncü şahsın anlattığı bir öyküde time-shift uygulamak ise daha postmodernist bir yaklaşım. Bu sayede ana karakterin psikolojisinin derinliklerinde ya da sürekliliği geçici olan kurguda kaybolma riski ortadan kaldırılmış oluyor.
Time-shift demişken Kurt Vonnegut ve onun güzel romanı Slaughterhouse-Five‘ı (Mezbaha No:5) anmadan geçmeyelim. Tralfamador’da tüm zamanların şimdiki zaman olarak yaşanmasını ve içerdiği bilimkurgu parodisi ile ciddi felsefeyi siz de dahice bulmuyor musunuz?
Böylece bu haftaki eyorlamamın sonuna geldim. Haftaya tanıdık sularda John Fowles ve Fransız Teğmenin Kadını ile birlikte olacağız. Sizi de burada görmekten müthiş bir zevk duyarız. Sevgiler.
Posted: August 10th, 2010 | Author: bahar malik | Filed under: Sinema | Tags: Bright Star, Jane Campion, Matthew Arnold | No Comments »

Şu kalp, bildim bileli
Nice sevilmiş de olmamıştır tutsak,
Ama bir şey yakar derinliklerini
çok tuhaf, çok huzursuz, çok mutlak.
Posted: August 6th, 2010 | Author: bahar malik | Filed under: Proje: David Lodge | Tags: David Lodge, egzotik, exotic, Graham Greene, The Art of Fiction, The Heart of the Matter | No Comments »

Emperyalizmin yükselişinin ve sömürgeciliğin ortaya çıkmasının edebiyat arenasında doğurduğu sonuçlardan biri de sömürgeci ulusların bir kısım yazarlarının farklıyı/yeniyi/bilinmeyeni bulmak üzere kendilerini sömürülen “uzak” topraklara atması oldu. Bu yazarların en önemli örneklerinden biri çoğunuzun bildiği üzere Graham Greene’nin de çok takdir ettiği Joseph Conrad idi.
“Greene ve egzotik” başlığının bir yanlış anlaşmaya kurban gitmemesi için baştan şu açıklamayı yapmakta da fayda görüyorum: Bugün egzotik kelimesini “çekici” ya da “cezbedici” sıfatlarının karşılığı olarak değil, TDK’nın da önerdiği gibi “yabancıl” manasında kullanıyoruz. Greene romanlarında Britanya adasının dışındaki uzak toprakları isim vermeden sık sık kullanmış bir yazar. Hatta onun eserlerinde yarattığı bu dünyaya “Greeneland” deniyormuş. Bu tercihinde de Sierre Leone’de MI6 için çalıştığı günlerdeki gözlemleri ve tecrübeleri çok etkili olmuştur kanısındayım.
Kurguda egzotiklikten yani “uzaklardan” yani “yabancıldan” bahsedeceksek eseri okuyacak insanların “yuvada” oldukları varsayımını yapmak zorunda olduğumuzu fark etmişsinizdir. The Heart of Matter‘da olayların nerede geçtiğini bize hiçbir zaman açıklamayan Greene, özellikle romanın başında (tıpkı Conrad’ın bu tip eserlerinde yapmayı tercih ettiği gibi) okuyucunun “memleket” ve “sıla” algılarıyla oynuyor. Ne demek istediğimi açıklayayım.
Olaylar, romanın yan karakterlerinden biri olan Wilson’ı anlatarak başlıyor ve aslında Wilson egzotik dekorun okuyucuya verilebilmesi için sadece bir araç. Bu gaye tamamlanır tamamlanmaz da rotamızı asıl adamımız Scobie’ye çeviriyoruz. Greene’in nerede olduğumuza dair bizleri bir şaşırtma çabası var (algılarımızla tam da bu noktada oynuyor). Wilson’ı Bedford Oteli’nde olduğunu söyleniyor, yakınlardaki katedralin çanları çalıyor, Bond Street’ten bahsediliyor. Tüm bunlar tipik bir İngiliz şehrinin özellikleri gibi görünüyor. İlk paragrafta yaban ellerde olunduğuna dair kanıtlar ise Wilson’ın açıkta olan dizlerinden bahsedilmesi (Şort giymek o dönemde Britanya erkeklerinin vatanlarında yapmadığı bir şey) ve dans dersi alan kızların zenci olması. Yazarın bu ikiliği (ya da ikiyüzlülüğü mü demeliyim) yaratırkenki bir diğer amacı da sömürgecilikte üstün olan sömüren tarafın güçsüz tarafa kendi kültürünü yaymaya çalıştığını da yansıtmak istemesi. Afrikalı kızlar saçlarını tıpkı İngiliz kızları gibi düzleştirmeye çalışıyorlar, siyahi memurlar ve onların eşleri kendilerini Britanya saltanatına adamış, onlar için çalışıyorlar.

Egzotik çoğunlukla yazarların romanları için kullandığı bir araç ve fakat çoğunlukla amaç değil. Evet The Heart of Matter, kendine olayların geçtiği yer olarak Afrika kıtasını seçerek sömürgecilikle ilgili önemli bir eser durumuna gelmiş durumda fakat bu romanın aslında dini inançları ve ahlaki sorumlulukları sorgulamak için yazılmış olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Suriyeli üçkağıtçılar, üç kuruşa kendini satabilecek Afrikalı hizmetliler, ortalıkta neden dolaştığı belli olmayan Hintliler, bol bol sıcak ve Afrika’nın diğer doğa şartları romanı renkli ve süslü bir hale getirmiş. Öte yandan Greene aynı olay örgüsünden egzotik öğesini çıkartarak da bu romanı yazabilir miydi? Kesinlikle yazabilirdi.
Haftaya Muriel Spark ve The Prime of Miss Jean Brodie var. Romandan konuşurken belki biraz filminin berbatlığının dedikodusunu da yaparız. Ne dersiniz?
Posted: July 17th, 2010 | Author: bahar malik | Filed under: Edebiyat vs., Proje: David Lodge | Tags: Aşık Kadınlar, D. H. Lawrence, David Lodge, Sembolizm, The Art of Fiction, Women in Love | No Comments »

D. H. Lawrence’ın Women in Love‘ının kahramanları iki kız kardeş olan Gudrun ve Ursula’dır. Gudrun ufak heykeller yapan bir sanatçı, Ursula ise bir öğretmendir. Lawrence’ın da büyüdüğü kasaba olan Nottinghamshire’da yaşayan bu iki kız, zengin bir madenci olan Gerald ve Rupert isimli bir ilköğretim müfettişi ile aşk yaşayarak kitabın ismine ters düşmemeyi başarırlar. Rupert’in (Züppe hallerine rağmen şu romanda en sevdiğim karakter olabilmesi başlı başına tuhaf bir durum. Lodge’ın başka bir noktada söylediği “Whatever you think of Lawrence’s men and women, he was always brilliant when describing animals.” cümlesi inanın benim gibi okurlar için daha da anlamlı) ilişkiler, karşı cins ve cinsellik hakkında farklı fikirleri vardır. Ursula ise bildiğiniz kadındır. Gudrun ile Gerald’da ise daha önce Nice Work‘te de gördüğümüz sanayici-sanatçı çekişmesini görürüz. Öte yandan Gerald ile Rupert arasında hiçbir zaman açıkça dile getirilmeyen eşcinsel bir çekim vardır. “Acaba bu adamlar birlikte olmaya başlayıp kızları aşklarıyla başbaşa mı bırakacaklar?” diye sık sık düşünmeme rağmen delikanlılar arasındaki en büyük yakınlaşma bir sahnede güreşmeleri oldu.
Kitap bu dörtlünün (ve birkaç yan karakterin daha) diyaloglarından oluşuyor desem çok abartmış olmam zannediyorum. Okuduğum günlerde bana “nasıl gidiyor?” diye soran herkese “konuşuyorlar işte” cevabını vermem boşuna olmasa gerek.

Her ne kadar romanda geçen belirli bir olay için sembolizmi tartışacak olsak da aslında eserin tümünün sembolizme örnek olarak verilebileceğini rahatlıkla söyleyebilirim. Lodge’in örnek olarak verdiği bölümde Gerald yakınlardan geçen trenin gürültüsüyle ürken atını sakinleştirirken Ursula ve Gudrun adamı izliyor. Gerald’ın babasının maden ocaklarının yönetimini devralmış genç bir zengin olduğunu bir kere daha hatırlatmak istiyorum. Öte yandan kahramanların yaşadığı yer olan Nottinghamshire kırsal bir bölge iken madenciliğin gelişmesi ile sanayiyle tanışmış. Bu açıdan bakıldığında sahnemizdeki trenin madencilik endüstrisini, atın ise doğayı temsil ettiğini söyleyebiliriz. Endüstri gücüyle doğaya hükmediyor ve korkutuyor (trenin sesinden korkan at). Gerald ise (yani kapitalizm) atı trenin yarattığı mekanik sese alışması için zorluyor. Hem Ursula hem de Gudrun atın nasıl korktuğunu fark ediyorlar. Ursula, Gerald’ın ata kaba davranışı karşısında dehşete düşüyor. Bizi daha çok ilgilendiren ise duruma Gudrun’un tepkisi -ki zaten Lawrence da bölümü Gerald’la aralarında büyük bir “elektrik” olan genç kızın bakış açısıyla anlatmış. Gudrun, Gerald’ın atı kontrol etmesindeki erotik yanı fark ediyor (bu erotizmi biz okuyucular da es geçmiyoruz). Aslına bakacak olursanız Lawrence’ın asıl amacı da çift arasındaki bu çekimi bizlere gösterebilmek. Bir süre sonra fark ediyoruz ki Gerald’ın gücüyle kontrol altına aldığı at değil, adamın yaptıklarının şehvetini tutkuyla fark eden Gudrun oluyor. Lawrence’ın bir diğer başarısı ise araya kamyonların gürültüsü, trenin hareketi gibi sesler katarak simgeselliğin yoğunluğu ile okuyucuyu boğmamak.

Dikkat ettiyseniz örnek metinde iki farklı sembolizm yöntemi var. Doğa/sanayi ikilisinde hem metonimi (düzdeğişmece) hem de synecdoche (Türkçe’sini bilmiyorum, siz biliyor musunuz?) görebiliyoruz. Ne demek istiyorum? Lokomotif sanayiyi temsil ediyor çünkü lokomotif sanayi devriminin bir sonucu/etkisidir. Öte yandan at doğayı temsil ediyor. Çünkü at doğanın bir parçasıdır (dar anlamlı bir sözcüğü genişletiyoruz). Cinsel sembolizmde ise Gerald’ın atı kontrol altına almasıyla insanların sevişirken yaptıkları hareketler arasındaki benzerlikten yararlanılmış, özetle metafor kullanılmış.
Lodge’ın üstünde durduğu en önemli konuyu söylemeden haftayı bitirmeyeyim: Sembolizmin birinci kuralı elinde kurguladığın çok sağlam bir hikâyenin olması. Söyleyecek bir şeyin yoksa ya da söyleyeceklerin önemsiz/yetersizse onu nasıl söylediğinin hiçbir önemi yok. Yani sembolizm anlatmak istediklerinizi güzelleştirmek için bir yöntem ama kendi başına bir güzellik değil.
On dokuzuncu yüzyıl Fransız şiirinde Baudelaire, Verlaine, Mallarmé gibi isimler sayesinde öne çıkan sembolizm bu şairlerin etkisiyle yirminci yüzyıl Britanya edebiyatında bol bol yer bulmuş. Bir örneğini bugün gördük. Bir diğerinden ise haftaya Graham Greene’le “Egzotik” konusunu işlerken bahsedeceğiz. O zamana kadar kendinizi sıcaklardan iyi koruyun ve bunun iyi bir yolunu biliyorsanız mutlaka benimle de paylaşın.
[1] Fotoğraflar André Kertész’in ilham verici kitabı On Reading‘ten.
Geçmiş Yorumlar