Posted: May 14th, 2010 | Author: bahar malik | Filed under: Fotoğraf çektim, Sanat Üstüne | Tags: Goya | 4 Comments »
İspanya Hanedanı daha çirkinlerini görmemiş olsa gelmiş geçmiş en çirkin kral olabilecek III. Carlos ve çirkinlikte onunla yarışan oğlu IV. Carlos (ve onların çirkin evlatları, eşleri, kardeşleri…) maalesef Goya’nın patronlarıydı. Habsburg’larla başlayıp Bourbon’larla devam eden saltanattaki bu uğursuzluk hakkında saatlerce konuşabildiğimi daha önce kanıtladığım için bunu bir kez de burada tekrarlamayacağım, korkmanıza gerek yok. Sadece bu muhabbetlerden birinin sonucunda II. Carlos’un portrelerine baktığımız Baykal’ın “bu adamın kral olduğuna emin misiniz? Kaynak gösterir misiniz?” tepkisini sizinle paylaşmamın konuyu kapatmak için yeterli olduğu kanısındayım.
Goya’ya III. Carlos döneminde sarayı süslemek üzere yapılacak duvar halılarının örnek kartonlarını hazırlama görevi verildiğinde ressamın bundan büyük bir mutluluk duyduğuna eminim. Çünkü Goya’nın o günlerdeki amacı (tahmin edebileceğiniz üzere) sanatını arzu ettiği gibi icra edebilmek değil, saraya bir şekilde kapağı atabilmekti. Bu işe IV. Carlos tahta geçtikten sonra dahi devam ediyor olmasının yani duvar halısı işinden daha fiyakalı bir göreve atlama yapamamış olmasının ise onda biraz moral bozukluğu yarattığını ben değil tarih yazıyor.
Çoğunluğun aksine ben bu örnek kartonları sever, ara sıra ilgi gösterir, detaylarında kaybolmaktan hoşlanırım. Onların Goya’nın başyapıtları olduğunu iddia edecek değilim, elbette. Fakat çalışmaların bütünündeki ön-goyaca halin güzelliği hoşuma gider. Bir halı için desenler de çizse, bir fresk de tasarlasa, dünyanın en çirkin saltanatının portrelerini de yapsa Goya hep kendidir zaten.
Şimdi, veliaht ve eşini eğlendirmek için çizilen neşeli gündelik yaşam manzaralarında geleceğe yönelik ipuçları bulma oyunumuzda sizinle paylaşacağım resme lütfen dikkatle bakın:
Bu çalışmada ön figürler olarak yer alan genç, sağlıklı, dinç kız ve ona eşlik eden yaşlı, buruşmuş kadın bize aşağıdaki tablonun sinyallerini vermiyor mu sizce?

Ve bu ikisindeki yaşlı kadınlar adım adım aşağıdaki resimlerin öncüsü olmamış mıdır?

Bence olmuşlardır. Madem konuyu buraya getirdim, bir ekleme daha yapayım. Hem Janis Tomlinson hem de Robert Hughes aşağıdaki resimle ilgili ufak bir ayrıntıya dikkat çekerler. Güzelce bir gelin kızın çirkin (ama yüksek ihtimalle kendinden zengin ve üst seviyede) bir adamla evliliğini konu alan tabloya baktığınızda ilginizi ilk çeken kızın gerginliğinin ve heyecanının muazzam bir şekilde ifadesi oluyor (En azından bende öyle olmuştu). Oysa Tomlinson ve Hughes düşman misali kızcağızın ayaklarına takılmışlar ve diyorlar ki “Dikkat edecek olursanız gelin ayakkabılarını ters giymiş (sağı sola ve solu sağa). Goya’nın bu bilinçli hareketinin sebebi ise alt tabakadan gelen gelinin daha önce hiç bu tarzda pabuçlarının olmadığını vurgulamaktır.” Ressamın bu tarzda ironik detaylara yönelebilecek karakterde bir insan olduğuna gönülden inansam da bu yorumu biraz abartılı bulduğumu, insan saygı duyduğu kişilerin katılmadığı fikirlerine karşı çıkarken ne hissediyorsa işte o hislerle söylemek istiyorum: Robert Bey, Janis Hanım tüm saygımla belirtmek isterim ki bana kalırsa bu yorumunuzda biraz abartıyorsunuz.

Son olarak “Ne olacak senin bu Goya’ya olan takıntın?” diyenler için son çalışmam “Goya! Adını taşlara kazıdığım adam” gelsin mi? Hadi gelsin de bu yazı da burada bitsin. Hem siz kurtulun, hem ben.

Posted: May 2nd, 2010 | Author: bahar malik | Filed under: Sanat Üstüne | Tags: Black Paintings, Goya, Kara Resimler, Oğlunu Yiyen Satürn | 6 Comments »

1874 yılında Baron d’Erlanger’in emriyle Goya’nın Sağırın Beşi olarak bilinen yuvasının duvarlarına çizdiği Kara Resimler bu duvarlardan sökülerek tuvallere yerleştirildi. Bu resimlerden biri olan Oğlunu Yiyen Satürn (ki bu eserin Goya’nın yemek odasında bulunmasında feci bir ironi olduğunu kabul edersiniz sanırım) tuvallere geçiş sırasında restorasyondan sorumlu olan Martin Cubells’in ufak bir müdahalesiyle karşı karşıya kaldı. Cubells, halkın tepkisini çekmemek ve terbiyeyi korumak adına yarı erekte durumdaki Satürn’ün cinsel organının renk tonunu koyultarak organı görünmez hale getirdi.
Cubells’in sanattan rahatsız olabilmesini bir kenara bırakmaya hazırım, nitekim bu sık sık gördüğümüz bir durum. Ama çocuğunu vahşice yemekte olan yamyam baba betimlemesi üzerinde çalışan bu adamın gördükleri karşısında sadece babanın penisinden rahatsız olması zaman zaman aklıma geliyor ve bu sansür hikâyesini düpedüz tuhaf bulmaktan kendimi alamıyorum.
Posted: February 15th, 2010 | Author: bahar malik | Filed under: Kısa Kısa, Sanat Üstüne | Tags: Girl with a Pearl Earring, İnci Küpeli Kız, Internet denen çöplük, Johannes Vermeer, Mona Lisa, Vermeer | 1 Comment »

İnci Küpeli Kız hakkında yazdığı bir blog yazısında “Kuzeyin Mona Lisa’sı” ya da “Hollanda’nın Mona Lisa’sı” ifadelerine yer vermeyen blog sahiplerine birincilik ödülü vereceğim. Bu ifadeye yer vermiş olanlar arasından neden böyle bir yorum yapıldığını açıklayabilecek blog sahiplerine ise mansiyon ödülü dağıtacağım. En olmadı okuduğu romanın ya da izlediği filmin öyküsünün kurgu olduğunun farkında olanlarla el sıkışacağım. Ciddiyim.
Posted: December 18th, 2009 | Author: bahar malik | Filed under: Fotoğraf çektim, Sanat Üstüne, Seyahat | Tags: Bart van der Leck, Braque, Bruegel, Charley Toorop, Derain, Dubuffet, Henry Moore, Hollanda, James Ensor, Kröller Müller, Odilon Redon, Picasso, Van Gogh | No Comments »
Geçen ay içerisinde yurtdışına çıkmam gerekince gitmem gereken günlerin öncesine ve sonrasına bir tatil paketi yerleştirip nicedir yapmak istediğim aktiviteleri ve görmek istediğim yerleri aradan çıkarttım. Yıllanmış bazı dilekleri yerine getirince seyahat düşündüğümden çok daha keyifli geçti.
Son ana kadar yapabileceğime bir türlü emin olamadığım şey ise bir hollandalıdan “modern sanatın başlangıç günleriyle ilgili birinin mutlaka görmesi gerek” yorumunu duyduğumuz Kröller- Müller Müzesi‘ni ziyaret etmekti. Planlarım doğrultusunda son güne bırakmaya mecbur kaldığım bu ziyaret hem diğer istediklerimi yetiştiremezsem riskine hem de gitmeden önce Internet’ten çıkardığım ve gözüme çok sürreal görünen yol planına kurban gidebilirdi. Ama ne mutlu ki gitmedi ve Kröller Müller, ayrıldığım anda geri dönmek istediğim nadir yerlerden biri oldu.
Helen Kröller-Müller‘in koleksiyonunun vefatından sonra müzeye dönüştürülmesi ile oluşan mekanda karşılaşacağımı bildiğim eserler beni bir hayli heyecanlandırıyordu ama esas orada olduğundan habersiz olduklarım ve müzenin ortamı beni büyüledi. Bunda mekana ulaşmak için sarf ettiğim gözyaşartıcı çabanın da bir etkisi olabilir. Eğer bir gün oraya gitmeye karar verirseniz ya bu işe soğuk ve yağmurlu bir kış günü girişmeyin ya da hiç tereddüt etmeden araba kiralayın. Ben Amsterdam’dan 2 saatlik bir tren yolculuğu ile önce Ode-Birşey istasyonuna ulaştım. Ardından açık havada 40 dakika civarında otobüs bekledim (Otobüs saatte birmiş). Yirmi dakika yolculuğun ardından bu otobüsün beni bıraktığı yol üstünde başka bir durakta 25 dakika daha otobüs bekledim (bu otobüs de saatte bir geçiyormuş). Bunun sonucunda Otterlo isimli yerleşim birimine ulaştığımda kendimi Funny Games‘te sanmam da hiç boşuna değildi. Otterlo neredeyse boştu, evler haftasonu gelip ata binmek için sıcak ve misafirsever görünüyordu. Bir otel ve ufak bir market de gördüm. Bu küçük ama çekici yerden geçerek Milli Park’ın kapısına vardım. Parka girince hemen sol tarafta hoş bir sürpriz var: Milli park içinde bedava kullanabileceğiniz beyaz bisikletler. Bu bisikletlerden birine atlayıp 20-25 dakika kadar ormanın içinde sürerseniz kendinizi Kröller-Müller’in önünde buluyorsunuz.
Tüm bunları size fotoğraflarla anlatmak isterdim fakat o soğukta çekebildiğim tek kare aşağıdaki oldu. Milli Park’ın bisikletlerine ise şu flickr linkinden erişebilirsiniz.

Ve müze: Hava muhalefeti sebebiyle beş ya da altı ziyaretçinin olduğu, girişteki odada Lipchitz, Moore, Picasso, Derain gibi sanatçıların heykellerinin yerleştirildiği, bir oda dolusu Charley Toorop’la saatler geçirilebilecek , Bart van der Leck’lerin içine düştüğüm, Mondrian, Gris, Braque, Gauguin, Renoir, Monet, Signac, Seurat gibi olmazsa olmazları bünyesinde bulunduran, nerede olduğunu bilmediğim ve merak ettiğim Léger – İskambil Oynayan Askerler’le -sonunda- karşılaşabildiğim, Bayan Helen’in hamisi olmasından mütevellit Van Gogh koleksiyonunun büyüklüğü ve çeşitliliği ile göz kamaştıran, bir değil tam üç Odilon Redon tablosu ile “bu kadar” dediğim, tam bu kadar demişken James Ensor’ları görüp bir daha kalakaldığım o müze Kröller-Müller oldu.

Dışarıdan müze

Van Gogh Koleksiyonunun bir kısmı
ve heykel bahçesi: Koşar adım Dubuffet’nin Jardin d’émail’ini ziyaret ettikten sonra mutluluk içinde geri kalanı dolaşılan, ayrılırken “bir daha geleceğime yemin ederim”[1] diye kendinize söz verdiğiniz koskocaman her yerinden sürprizler fışkıran o bahçe.

Heykel bahçesinin girişi
Kröller-Müller tüm bu özellikleriyle bir değil, birkaç gidişi hak eden müzelerden biri. Üstelik mevsimine göre değişeceğinden emin olduğum ortamını da çok merak ediyorum. Lafın kısası, sizin anlayacağınız, bendeniz geçen Kasım bir yemin ettim ki dönememl.
[1] Başlık buradan ilham alınmıştır.
[2] Charley Toorop’un kadın olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Bu şaşkınlığın sebebinin soyadı Bruegel olan aileyle kafamda yer etmiş Flemenk sanatındaki baba-oğul geleneği olduğunu zannediyorum. Kolayca tahmin edebileceğiniz üzere Kröller-Müller’de benim ilgimi kızı kadar cezbetmeyen Jan Toorop’un da eserleri sergileniyor.
Posted: October 13th, 2009 | Author: bahar malik | Filed under: Sanat Üstüne | Tags: Ah!, Manet, Olympia, Suzanne Leenhoff, Victorine Meurent | No Comments »
İnsanın iyi bildiğini düşündüğü bir konu hakkında ansızın o güne kadar görmediği bir şeyi fark etmesi enteresan bir duygudur. Bu hissi bana geçen haftalarda Manet yaşattı.
Ressama ilgi duyan herkesin Édouard Manet, Suzanne Manet ve Victorine Meurent ilişkisi hakkında kafasında yazdığı bir öykü vardır. Benim de vardı. Kendi hikâyeme geçmeden önce bilmeyenler için dönemsel bir açıklama yapayım:

Manet, Parisli zengin bir ailenin oğludur. 18 yaşındayken Hollanda’dan gelmiş Suzanne Leenhoff, Manet ve erkek kardeşine piyano dersleri vermeye başlar. İkilinin ilişkisi de bu dersler sırasında gelişir. 1852 yılında Suzanne, bir erkek çocuk dünyaya getirir. Çocuğa ailenin şerefini korumak maksadıyla Manet soyadı verilmez. Bu sırada şehrin üst tabakası bu çocuğun ressamdan, ressamın babasından ya da erkek kardeşinden olabileceğini konuşmaktadır. Édouard ve Suzanne ancak 1861′de sanatçının babasının vefatından sonra evlenirler ve ölüm onları ayırana kadar evli kalırlar. Öte yandan ressam, Victorine’le 1862 yılında karşılaşır ve bu tarihten sonra kadını pek çok kez tablolarında model olarak kullanır. Victorine fakir bir aileden gelmektedir. Gitar çalarak, modellik ya da fahişelik yaparak para kazandığı söylenenler arasındadır. Ayrıca, resim çalışmalarıyla Paris Salonu’na da birkaç kere kabul edilmiştir. Manet ve Meurent’nin ilişkisi hakkında fazla bilgi yoktur. Fakat, eserlerinde arkadaşlarını ya da akrabalarını model olarak kullanan Manet’nin Victorine ısrarı manidar bulunur.
Sanat tarihçileri ve kitap yazarları, bu üçlü hakkında yazdıklarıyla bize taraflılığın ne demek olduğunu öğretebilirler. Bu grup, benim gibi ilk gördüğü andan itibaren Victorine’e platonik sevgi duyan bir insanı bile şaşırtacak kadar Suzanne düşmanıdır.
Gelelim “benim hikâyeme”. Ben, ressamın uzun süre aşık olduğu Suzanne’e aşkının sönmesinden sonra ise içinde büyük minnet barındıran derin bir sevgi duyduğuna inanıyordum. İlişkilerinin üst makamlarca yasaklandığı yıllarda sabırla, sadakatle ve şikayet etmeden kendisini bekleyen bir kadının her erkeği etkileyebileceğine eminim. Hatta bu açıdan Suzanne – Édouard ilişkisini VIII. Henry – Catherine of Aragorn ilişkisine benzetirim. Henry de kral olduğu ilan edilir edilmez sürgün hayatı yaşamak pahasına, on sene boyunca aşkla beklediğini iddia eden Catherine’le evlenmişti. Catherine’e olan minnetini ve sevgisini ise ancak kadının kendisine bir erkek çocuk veremeyecek kadar yaşlandığından emin olması yok edebilmişti. Eğer Catherine, Henry’e bir erkek çocuk verebilseydi çiftin evliliğini hiç kimse bozamazdı. Konumuzla bir alakası yok ama Suzanne, bir erkek çocuğa Henry kadar ihtiyacı olmayan Manet’ye, ressam daha istemeden o çocuğu vermişti.
Öte yandan Victorine’in Manet’yi ilk bakışta büyülediğini de düşünüyorum (Kimi büyülemez ki?). Bu ikili arasındaki ilişkinin ise cinsel boyuttan duygusal boyuta geçtiğine inanmak bana zor geliyor. Victorine’in Paris’in acımasız dünyasında saf ve cahil kaldığından hiçbir şüphem yok. Bu da onu hem Manet’yle hem de diğer erkeklerle ilişkilerinde aptal kız pozisyonuna illa ki düşürmüştür. Yani kısaca ben Victorine’i hiçbir zaman Édouard – Suzanne evliliği için bir tehlike olarak görmedim. Victorine, Berthe ya da Eva fark etmez, hiçbir kadının bu ikili arasındaki evliliği ve Manet’nin karısına duyduğu saygıyı (bu saygının da minnetle karışık olduğunu bir kere daha vurgulayayım) bitiremeyeceğine neredeyse eminim.
Bu noktada konuyla ilgili yapılan bazı yorumlar için de cevaplarım oluştu. Mesela, sık sık neden Manet’nin Suzanne’in çok az portresini yaptığı ve kadını nü resmetmediği sorulur. Bence bu soruların tek bir cevabı var: Çünkü Suzanne onun karısıydı. Evet, Manet pek çok açıdan Rubens’i örnek almış olabilir. Ama karısını çıplak betimleme konusunda Hollandalı ustasının yolunu izlememeyi seçmesi bana çok da garip gelmiyor. Dahası Suzanne’in tek, ressamın ilk nü portresi olan La Nymphe Surprise‘yi düşünelim. Bu çalışmasında sanatçı öncesinde ve sonrasında tercih etmediği bir kutsal tema belirlemişti. Dahası kadın Manet’nin diğer kadın kahramanları gibi vahşi, cesur ya da samimi değil ürkek görünüyordu. Bu tablonun yıllarca ressamın stüdyosunda kalması, satılmaması ya da hiçbir sergide yer almaması da Manet’nin karısını koruma tezimi güçlendiriyor.
Şöyle dürüst bir yorum yapmamın da bir sakıncası olmadığını düşünüyorum: Suzanne bir Hollandalıydı ve ülkesinin tipik vücut yapısına sahipti. Modern dünyanın kapılarının aralandığı günlerde, modern dünyanın kapılarını aralayan ressam için bu vücut eski moda kalmış olabilir. Kadının bedeni Hollanda Altın Çağı ustalarına gönderme yapılan çalışmalar için uygundu ama Paris’in en popüler kadını standartların altında sıskalığı ile meşhur Marguerite Bellanger iken Suzanne’de ısrar etmek mantıklı olmazdı.
Manet, Victorine’nin başka bir erkekle ABD’ye gitmesine tepki göstermedi ya da dünyası başka kadınların varlığı ile aydınlanırken dahi izin alarak atölyesine girebilen karısını terk etmedi. Zaman zaman hem oğlunu hem de karısını saygın ev hayatları içinde resmetti. Çünkü bana kalırsa Manet, her şeye rağmen sadakatine ve vefasına hayran olduğu karısını seviyordu, ona zarar vermek ya da itibarını zedelemek istemiyordu.

Olympia
Bütün bu düşüncelerimi yaralayan kanıta ise Manet ile ilgili bir kitabı okurken ulaştım. Kitabın bir bölümünde Suzanne’in mavi bir kanapeye uzanmış haldeki tablosundan bahsediliyordu. Önce yazarın hata yaptığını düşündüm. Suzanne’li tabloları düşündüğümde yazarın anlattığına en yakın eser kadının kıyafetinin mavi olduğu ve (uzanmak yerine) oturduğu bir çalışmaydı. Sonra bir anda bilmediğim bir tablonun varlığı olasılığıyla irkildim. Internet’te biraz arama yapmamın sonucunda benim senelerdir bir kere bile karşılaşmayı başaramadığım o Suzanne tablosu karşımda duruyordu.

Mavi Kanape üzerindeki Suzanne
Eser arka planının güzelliği dışında benim için tam bir hayal kırıklığı oldu. Uzun yıllardır kafamda kurduğum Suzanne-Édouard-Victorine ilişkisine yepyeni bir boyut ekleniyordu. Manet’nin hayat arkadaşını betimlediği bu tablosu Olympia’nın kötü bir parodisi değil miydi? Suzanne, narin, cesur bakışlı, pembemsi beyazlıktaki Olympia ile asla rekabet edemeyeceği bir kulvardaydı. Üstelik kendi kocası, yani benim onu sevdiğini ve kırılmasına hiçbir şekilde izin vermeyeceğini düşündüğüm kocası, kadını bu pozisyona düşürmüştü. Manet, eşinden, iki ayağı birbirine kavuşmayan, rüküş bir Olympia yaratmıştı. Tabloyla ilgili araştırma yaptığımda fark ettim ki bir eleştirmen bu durumu Mona Lisa’ya bıyık çizmekten daha ironik bulduğunu açıklamış. Ben ise tabloyla ilk karşılamamda gözlerimin dolmasından mütevellit durumu ancak göz yaşartıcı olarak tanımlayabilirim.
Şimdilerde, ilişkileri hakkında yanlış düşündüğümü fark ettiğim üçlü hakkında yazmam gereken yeni bir senaryo var. Üstelik tutarlı sandığım bir öncekinin hala da en azından başarılı olduğunu düşünürken. Manet beni bu derece hayal kırıklığına uğratmışken karısının yaşadıkları karşısında neler düşündüğünü hayal etmeyi ise sizlere bırakıyorum.
Geçmiş Yorumlar