Ara sıra Brautigan’ı düşünmek

Posted: December 4th, 2009 | Author: bahar malik | Filed under: Edebiyat vs., Garip adamlar | Tags: , , , , , | No Comments »

championfisher

24 Aralık 2006

1993 bilemedin 1994 senesinde benim de yaşadığım kasabadaki bazı insanlar ufak bir değişim fark ettiler.

Artık gerçek bir kitabevi müşterisi olabilmenin bedeli ufak bir yokuşu tırmanmak idi sadece. Raflarında -sadece- kitapların bulunduğu ve o kitapların nefes alabildiği bir yerdi burası. Hafif bunalımlı, biraz tribal fakat iyi niyetli olduğu her halinden belli sahibesi, o zamana kadar gidilen ve ilk göz ağrısı olan, aslına bakacak olursanız her zaman da öyle kalacak kitapçı beyefendi kadar güleryüzlü olmasa da, bu kitabevinin o kasabaya, hadi fazla büyütmeyelim, bazı kasabalılara kazandırdığı vizyon ve genişleme duygusunu yadsımamakta fayda var. Bu kitabevi o zamanlar ilk gençliklerini yaşamakta olan insanların yeni yazar ve kitapları keşfetmeleri için eşsiz bir mekandı. İstedikleri bir kitabı okuyabilmek için güleryüzlü beyefendinin oğlunun baba mesleğini geliştirmek için uğraştığı Beyoğlu’ndaki dükkanından ısmarlanan kitaplarını 3 hafta süreyle beklemek zorunda kalmamaları bu gençler için büyük bir yenilikti, mesela (Meselaya ama = Yine de ufak bir itiraf yapmak gerekirse aynı gençler yıllar sonra Beyoğlu’nda artık bir marka olmuş ve hatta bir kısım gazete tarafından Türkiye’nin en iyi kitabevi seçilmeyi başarmış oğul’un kitabevine her girdiğinde hayatlarında çok fazla hissetmedikleri buruklukla karışık o memnuniyeti duyumsarlar). Her şeye rağmen kasabada kitapsal anlamda devrim yapmış olan ufak ve de yeni mekana dönmekte fayda var. Çünkü anlatacaklarımın gerisi tamamen bu ufacık  yer sayesinde oldu. Bu yeni mekana gidip gelmeye başlayan gençler gel zaman git zaman içerisinde tezgahların yan tarafında bulunan masada devasa boyutlarda bir dergi ile karşılaşırlar. Kimse onu anlamadığı için bu dükkanı açmış olan ve de saçlarının kıvırcık olmasından gayrı fiziki hiçbir detayı hatırlanamayan sahibe tam da o günlerde müşterilerinin de onu anlamadığına inanıp fena halde içerlemektedir. Sahibenin bu değişken ruh durumlarını fazla sallamayan gençler ise dergiye dikkat kesilmişlerdir, hele bir de dergiyi meşhur bir yayınevinin kitaplarını tanıtmak amacı ile bedava olarak dağıttığını öğrendiklerinde keyifleri iyice yerine gelir. Her biri birer dergi alıp çıkarken içlerinden bir tanesi derginin kapağının güzelliğinden etkilenip iki tane alarak ortamı terk eder. Dergilerden birisini okumak ve saklamak için diğerini ise odasına asacağı poster imalatında kullanmak için almıştır. Dergiyi okuyup fena halde beğenen bu gencimiz o dergi sayesinde çok sonraları “çok severim” diyeceği yazarlarla tanışır. Derginin eline aldığı kısıtlı miktardaki sayısından çok etkilenir. Bu güzel günler çabuk geçer, önce derginin boyutları küçülür, sonra parayla satılmaya başlar tam buna da şükür diyecekken tribal bünyeli sahibe aylık depresyonlarından birinden kurtulamaz ve dükkanının kapısına kilit vurur.

Kitabevini ve dergiyi aynı anda kaybeden gencimiz biraz afallar ama hayatına devam eder. Deniz kenarındaki gazeteciyle daha önce başka bir dergiyi getirmesi için sonuçsuz bir mücadaleye girdiği için bu dergiyi getirtmek için uğraşmaz. Yine de bu hikaye burada bitmez, aksine yeni açılımlarla devam eder. Gencimiz dergide okuduğu kitap tanıtımlarından birinde yeni bir yazar ile tanışır. Bu isim Richard Brautigan’dır ve kitap Karpuz Şekerinde’dir. Karpuz Şekerinde ergen bünyede tarif edilemez etkiler bırakır. Mesela ilk defa bir yazarın naif olmasında hiçbir sakınca olmadığını fark eder ve ilk defa bir kitabı yazarının yerine kendisinin yazmış olmasını yürekten ister. Emin olmamakla beraber zannediyorum ki Karpuz Şekerinde’yi bu kadar sevmesinin bir sebebi de o dönemlerde kendisinin de Brautigan kadar naif olmasıdır ve yine düşünüyorum da Brautigan’ı hala sevmekte olan bu neredeyse eski gencin şu andaki sevgisinin bir sebebi de bir gün yine o naifliğe dönebileceğine inanmasıdır.

Bu gencimiz için kitaplara ulaşmak, kasabasını terk ettikten sonra o kadar da zor olmamaya başlar. O dönemlerde Brautigan’ın Türkçe’ye çevrilmiş/çevrilmemiş bütün kitaplarını toparlar, okur ve şunu itiraf etmekte fayda var ki Brautigan ile birlikte anılan dönemdaşları bu gencimiz için o kadar da büyük bir anlam ifade etmezken ve okuma alışkanlığı çok başka yönlere kaymışken Brautigan o özel ve de güzel pozisyonunu korumaya devam eder.

Siz sevgili buraya kadar okumuş okuyucuların da böyle hissettiği oldu mu bilemiyorum ama bazen bazı kelimeler olmadıkları halde çift anlamlıymış gibi gelir insana. Mesela “naif”, mesela “güzel” ve eğer dilimizin dışında bir örnek verecek olursak mesela “lovely”. Naif bazen safsalak manasında kullanılamayacak kadar güzeldir, güzel bazen kraliçelere yakıştırılamayacak kadar naiftir ve insan bazen hem güzel hem naif biriyle karşılaştığından içinden şöyle geçer: “so lovely”. İşte bu gencimiz için Brautigan bütün bunlardan birazdır. Naif, güzel, so lovely.

Şimdi nereden çıktı bütün bu kelamlar diyenlere sıradaki cümlemiz gelsin. Bugünkü yazımızın özneliğini boş zamanlarında boşlukta çiçek yetiştirerek değerlendiren Brautigan Efendi ile paylaşan gencimiz çok uzun bir aradan sonra gidip Brautigan’ın Türkçe’de basılmış olan bir kitabını -Sombrero’yu- aldı, uzun süredir Türkçe okumadığı bu yazarı kendi dilinde okumaktan ne kadar keyif aldığını bir kere daha hatırladı ve meşhur bir düşünürden araklayacak olursak tıpkı ekşi bir elmayı yerken ya da yıllanmış bir şarabı içerken hissettiklerini bir kere daha hissetti. Bu genç eskisi, Brautigan’ı özlemişti hepsi bu. Tuhaf mı geldi? Tuhaf değil mi? [Ya da şöyle mi demeliydim: Messy isn't it?]


Lost in translation

Posted: April 30th, 2009 | Author: bahar malik | Filed under: Edebiyat vs., Garip adamlar | Tags: , , , , | No Comments »

Bir zamanlar Rimbaud şöyle bir dize yazmış: “Par delicatesse j’ai perdu ma vie”. Aşağı yukarı “Nezaket yüzünden hayatımı kaybettim” olarak Türkçe’ye çevrilebilecek bu dizeyi Orhan Veli (ve Fikret Adil) şiire özgü ahengi bozmadan nasıl çeviririz diye bir hayli düşünüp sonunda şöyle çevirmişler:

Avâre gençlik
Her şeye köle
Uğrunda vurdum
Boynuma lâle

Kanık, bu aralar kafamı çok meşgul ediyor. Bu konuda uzun uzun konuşacağız. Eğer unutursam lütfen hatırlatın.


Beni de çekin, bayım.

Posted: January 27th, 2009 | Author: bahar malik | Filed under: Garip adamlar | Tags: , , | No Comments »

nadarÇoğunluğun dehaların peşinde koştuğu bir dünyada, kendisini toplumdan ayıracak yetenekleri olmamasına ve hatta ileride çok fazla insan tarafından anılmayacak olmasına rağmen döneminde iz bırakmış adamlara ve bu adamların hayatlarını kurcalamayı seven bir azınlığa rastlanabilir. Örneğin, John Fowles’un “Wormholes”ünü okuyanlar, yazar için bu adamın John Aubrey olduğunu fark etmiştir. Bu ilginin illa ki bir kişi üzerine yoğunlaşması elbette gerekmez ama bugünlerde bana “Senin garip adamın kim?” diye sorsalar cevabım “Gaspard-Félix Tournachon” nam-ı diğer “Nadar” olur.

Nadar, babasının baskısı ile eczacılık okumaya çalışmış ama istediğinin bu olmadığını anlayınca Paris’e kaçıp gazetecilik yapmaya başlamış bir on dokuzuncu yüzyıl bıyıklısı. Aynı dönemlerde roman yazdığı ve karikatürist olarak para kazandığı da biliniyor. Ama onu günümüze ulaştıran özelliği fotoğrafçılığıdır. 1850′lerde fotoğraf çekmeye başlayan Nadar, pek çok ünlü ismi stüdyosunda ağırladı ve  sonraki yüzyıllara Victor Hugo, George Sand, Delacroix gibi pek çok sanatçının siyah beyaz siluetlerini bırakan isim oldu.

Ve fakat Nadar’ın özellikleri bununla bitmez, aksine başlar ve ilerledikçe ilginçleşir. Fotoğrafçılığını geliştirdikçe yeni ilgi alanları geliştiren Nadar, tarihteki ilk erotik fotoğraflara imza atan isimlerden biri. 1860′lara doğru bir başka ilgi alanı edindi kendisine: Balonculuk. Le Géant ismini verdiği bir balon yapan Tournachon, bununla havalanıp ilk defa havadan çevreyi fotoğraflayan insan ünvanını elde etti. Balonu Jules Verne’e de ilham kaynağı oldu ve Verne’in ünlü Balonla Beş Hafta romanı böyle ortaya çıktı. Yazarla yakın arkadaş olan fotoğrafçı onun romanlarındaki bazı karakterlerin de ta kendisidir.

nadar_balonNadar’ın destek verdiği bir diğer grup ise daha sonraları İzlenimciler olarak tanımlanacak genç ressamlardır.1874 yılında, meşhur Paris Salonu sergisine kabul edilmeyen bu sanatçılara stüdyosunun kapısını açıp onların tablolarını burada sergilemesini sağladı. Bu sergiyi gezen eleştirmen Louis Leroy, yazdığı makalede sergideki ressamlardan birinin eserinin ismi olan İzlenim: Gün Doğumu ile dalga geçmek için gruba İzlenimciler diye seslenince bu isim baki kaldı.

Benim kendisi ile ilgili en ilginç bulduğum anı ise Nadar’ın bir zincirin başlangıç noktası olduğu Manet’nin meşhur Olympia’sının çizilme hikayesidir. Bu olayla ilgili okuduğum sekiz/dokuz kaynağın her birinde farklı bir hikaye olsa da bu blogun yazarı olarak elbette bana en ilginç gelenini anlatacağım. Janis Tomlinson’un eğer Robert Hughes daha iyisini yazmasaydı “En sevdiğim Goya kitabı” demekten çekinmeyeceğim, kütüphanemin nadide parçalarından olan Francisco Goya y Lucientes isimli biyografisinde okuduğuma göre Charles Baudelaire, arkadaşı olan Nadar’a İspanya’ya gittiğinde Goya’nın çizdiği Alba Düşesi olduğu iddia edilen nü tablonun (“Çıplak Maya“) fotoğrafını çekmesini rica eder. Nadar bu ricayı kırmaz ve bir süre sonra fotoğrafı şaire teslim eder. Baudelaire, fotoğrafı sergilemesi için Gustave Moreau’ya verir. Moreau’nun evinde bu fotoğrafı gören Manet’nin stüdyosunda bir süre sonra dünyanın en güzel kızıllarından birinin erotik bir çıplak tablosu oluşur.

Böyle bir adamdır Nadar. Tamamen kendine özgü ilgi alanlarına ve neslinin önemli hareketlerinde arka plandaki parmağına gülümseyebileceğiniz o garip adamlardan. Aslına bakacak olursanız, fotoğrafçılığı ayrı bir konu. Onu bir kere daha konuşacağız.