Posted: July 17th, 2010 | Author: bahar malik | Filed under: Edebiyat vs., Proje: David Lodge | Tags: Aşık Kadınlar, D. H. Lawrence, David Lodge, Sembolizm, The Art of Fiction, Women in Love | No Comments »

D. H. Lawrence’ın Women in Love‘ının kahramanları iki kız kardeş olan Gudrun ve Ursula’dır. Gudrun ufak heykeller yapan bir sanatçı, Ursula ise bir öğretmendir. Lawrence’ın da büyüdüğü kasaba olan Nottinghamshire’da yaşayan bu iki kız, zengin bir madenci olan Gerald ve Rupert isimli bir ilköğretim müfettişi ile aşk yaşayarak kitabın ismine ters düşmemeyi başarırlar. Rupert’in (Züppe hallerine rağmen şu romanda en sevdiğim karakter olabilmesi başlı başına tuhaf bir durum. Lodge’ın başka bir noktada söylediği “Whatever you think of Lawrence’s men and women, he was always brilliant when describing animals.” cümlesi inanın benim gibi okurlar için daha da anlamlı) ilişkiler, karşı cins ve cinsellik hakkında farklı fikirleri vardır. Ursula ise bildiğiniz kadındır. Gudrun ile Gerald’da ise daha önce Nice Work‘te de gördüğümüz sanayici-sanatçı çekişmesini görürüz. Öte yandan Gerald ile Rupert arasında hiçbir zaman açıkça dile getirilmeyen eşcinsel bir çekim vardır. “Acaba bu adamlar birlikte olmaya başlayıp kızları aşklarıyla başbaşa mı bırakacaklar?” diye sık sık düşünmeme rağmen delikanlılar arasındaki en büyük yakınlaşma bir sahnede güreşmeleri oldu.
Kitap bu dörtlünün (ve birkaç yan karakterin daha) diyaloglarından oluşuyor desem çok abartmış olmam zannediyorum. Okuduğum günlerde bana “nasıl gidiyor?” diye soran herkese “konuşuyorlar işte” cevabını vermem boşuna olmasa gerek.

Her ne kadar romanda geçen belirli bir olay için sembolizmi tartışacak olsak da aslında eserin tümünün sembolizme örnek olarak verilebileceğini rahatlıkla söyleyebilirim. Lodge’in örnek olarak verdiği bölümde Gerald yakınlardan geçen trenin gürültüsüyle ürken atını sakinleştirirken Ursula ve Gudrun adamı izliyor. Gerald’ın babasının maden ocaklarının yönetimini devralmış genç bir zengin olduğunu bir kere daha hatırlatmak istiyorum. Öte yandan kahramanların yaşadığı yer olan Nottinghamshire kırsal bir bölge iken madenciliğin gelişmesi ile sanayiyle tanışmış. Bu açıdan bakıldığında sahnemizdeki trenin madencilik endüstrisini, atın ise doğayı temsil ettiğini söyleyebiliriz. Endüstri gücüyle doğaya hükmediyor ve korkutuyor (trenin sesinden korkan at). Gerald ise (yani kapitalizm) atı trenin yarattığı mekanik sese alışması için zorluyor. Hem Ursula hem de Gudrun atın nasıl korktuğunu fark ediyorlar. Ursula, Gerald’ın ata kaba davranışı karşısında dehşete düşüyor. Bizi daha çok ilgilendiren ise duruma Gudrun’un tepkisi -ki zaten Lawrence da bölümü Gerald’la aralarında büyük bir “elektrik” olan genç kızın bakış açısıyla anlatmış. Gudrun, Gerald’ın atı kontrol etmesindeki erotik yanı fark ediyor (bu erotizmi biz okuyucular da es geçmiyoruz). Aslına bakacak olursanız Lawrence’ın asıl amacı da çift arasındaki bu çekimi bizlere gösterebilmek. Bir süre sonra fark ediyoruz ki Gerald’ın gücüyle kontrol altına aldığı at değil, adamın yaptıklarının şehvetini tutkuyla fark eden Gudrun oluyor. Lawrence’ın bir diğer başarısı ise araya kamyonların gürültüsü, trenin hareketi gibi sesler katarak simgeselliğin yoğunluğu ile okuyucuyu boğmamak.

Dikkat ettiyseniz örnek metinde iki farklı sembolizm yöntemi var. Doğa/sanayi ikilisinde hem metonimi (düzdeğişmece) hem de synecdoche (Türkçe’sini bilmiyorum, siz biliyor musunuz?) görebiliyoruz. Ne demek istiyorum? Lokomotif sanayiyi temsil ediyor çünkü lokomotif sanayi devriminin bir sonucu/etkisidir. Öte yandan at doğayı temsil ediyor. Çünkü at doğanın bir parçasıdır (dar anlamlı bir sözcüğü genişletiyoruz). Cinsel sembolizmde ise Gerald’ın atı kontrol altına almasıyla insanların sevişirken yaptıkları hareketler arasındaki benzerlikten yararlanılmış, özetle metafor kullanılmış.
Lodge’ın üstünde durduğu en önemli konuyu söylemeden haftayı bitirmeyeyim: Sembolizmin birinci kuralı elinde kurguladığın çok sağlam bir hikâyenin olması. Söyleyecek bir şeyin yoksa ya da söyleyeceklerin önemsiz/yetersizse onu nasıl söylediğinin hiçbir önemi yok. Yani sembolizm anlatmak istediklerinizi güzelleştirmek için bir yöntem ama kendi başına bir güzellik değil.
On dokuzuncu yüzyıl Fransız şiirinde Baudelaire, Verlaine, Mallarmé gibi isimler sayesinde öne çıkan sembolizm bu şairlerin etkisiyle yirminci yüzyıl Britanya edebiyatında bol bol yer bulmuş. Bir örneğini bugün gördük. Bir diğerinden ise haftaya Graham Greene’le “Egzotik” konusunu işlerken bahsedeceğiz. O zamana kadar kendinizi sıcaklardan iyi koruyun ve bunun iyi bir yolunu biliyorsanız mutlaka benimle de paylaşın.
[1] Fotoğraflar André Kertész’in ilham verici kitabı On Reading‘ten.
Posted: May 28th, 2010 | Author: bahar malik | Filed under: Edebiyat vs., Proje: David Lodge | Tags: David Lodge, Edebiyatta isimler, How Far Can You Go, İyi İş, Ne Kadar İleri Gidebilirsin, New York Trilogy, New York Üçlemesi, Nice Work, Paul Auster, The Art of Fiction | 2 Comments »

Biriyle tanıştığımızda çoğunlukla adının bir şeylerin sembolü olduğunu ya da bu isme sahip olan varlıkla isim arasında büyük bir bağlantı olduğunu düşünmeyiz. Bize verilen adlar ya ebeveynlerimizin hayata karşı bakış açılarının ve gelecekle ilgili umut ve arzularının ya aile bağlarının ya da dönemin moda anlayışının bir sonucudur. Soyadları ise dedelerimiz/atalarımızın kendilerine yakıştığını düşündüklerini sahiplenmeleridir. Ne isimlerimizin ne de soyadlarımızın varlığımızla büyük bir alakası yoktur. Bu açıdan baktığımızda konuyu daha da genelleştirirek “a rose by any other name would smell as sweet” diyenlere katılmamak elde değil.
Günlük hayatta soyadı Shepherd olan bir adamın ne çoban olduğunu düşünürsünüz ne de bu adamda ruhani bazı öğeler ararsınız. Oysa bu isme bir roman, sinema filmi ve hatta televizyon dizisinde rastladığınızda işler değişir (değişmiyor mu?). Sanat eserlerinde daha spesifik konuşacak olursak romanlarda isimler hiçbir zaman rastgele seçilmez.
Bu haftanın üç kitabı How Far Can You Go?, Nice Work ve City of Glass‘ta da isimler büyük önem taşıyor. How Far Can You Go?, 1950′lerin Britanya’sındaki katolik gençlerin hayatlarını konu alıyor ve tüm adlar bu bağlamda seçilmiş durumda. Size asıl anlatmak istediğim Nice Work‘te David Lodge’ın isim seçimleri gerçekten çok özenli ve başarılı. Bir üretim şirketinin mühendis genel müdürü ile genç bir akademisyenin şartların zorlaması ile bir araya gelmelerinin anlatıldığı romanda müdürün ismi Vic Wilcox, akademisyenin ismi ise Robyn Penrose. İngilizliği, erkekliği ve hırsı ön plana çıkan Vic’in isim seçiminde “victor”, “will” ve “cock” ile bağlantılı bir isim bulunarak bu baskınlıklar vurgulanmak istenmiş. Onun tam zıddı olan Robyn’in soyadı ise edebiyat ve güzellikle bağlantılı (“pen” ve “rose”). Yazar, “Robyn” ismini ise hem kadının feministliğine uygun düştüğü hem de kurguda çeşitli olanaklar sağladığı için seçmiş.
Lodge, kitabı yazmayı yarıladığı sıralarda birden E.M. Forster’ın benim proje kapsamında ilk tamamlamayı planladığım ama hala bunu başaramadığım kitabı Howards End‘deki erkek karakterin isminin de Henry Wilcox olduğunu anımsamış (-ki Henry karakteri için de bu soyad biçilmiş kaftandır). Bunun üzerine de bu rastlantıyı vurgulamak üzere romanın yan karakterlerinden Marion’un giydiği t-shirt’ün üzerine “ONLY CONNECT” cümlesini yerleştirivermiş. Peki, kitabı okumuş olanlar ya da okumayı planlayanlar için şimdiki sorumuz gelsin: Sizce Marion’un ismi neden Marion?
Devam ediyorum (pardon bunu içimden söylemiştim, bu yazıyı kaç günde yazdığıma dünyada inanmazsınız). Yazarının meşhur New York Üçlemesi’nde yer alan City of Glass‘ta (tıpkı diğer ikisi Ghosts ve The Locked Room‘da olduğu gibi) klişe bir dedektiflik hikâyesi anlamın, nedenselliğin ve kimliklerin sorgulandığı bir şüphecilik öyküsüne dönüştürülmüş. William Wilson takma adıyla kitap yazan Quinn isimli baş karaktere gelen yanlış bir telefon sonucunda Quinn arayana aradığı insanın kendisi olduğunu söyler. Böylece bir anda Paul Auster Dedektiflik Ajansı sahibi Mr Auster olur. Wilson ve Auster takma adlı Quinn, müşterisini hapisten yeni çıkmış olman Stillman’e karşı koruyacaktır. William Wilson’ın aynı zamanda Edgar Allan Poe’nun ünlü bir kahramanı olduğunu ve gene bu proje dahilinde o öyküyü de okuyacağımı hatırlatmak isterim.
Auster, üçlemesinde varlığın ve varlığın isminin değişebilirliğini türlü şekillerde vurguluyor ve bu öykülerin her birinin sonunda dedektif karakterinin ölmesi ya da ortadan kaybolması da bu karakterlerin isimlerin oluşturduğu labirentte kaybolup gitmelerini simgeliyor. İsterseniz dışarıda daha uzun konuşabiliriz ama en azından yazıyı burada sonlandırmanın iyi olacağını düşünüyorum.

Yazma hızımın okuma hızıma erişemediği haftalara girmiş bulunuyoruz. Haftaya Virginia Woolf ve Mrs. Dalloway var. Projenin gidişatında size de bazı görevler düşüyor. Bunu aklınızdan çıkarmayın. İlk göreviniz şu dört-beş gün içinde bu yazıyı tamamlamak için beni sıkıştırmak. Dört, üç, iki, bir… Başla!
Posted: May 7th, 2010 | Author: bahar malik | Filed under: Edebiyat vs., Proje: David Lodge | Tags: Büyülü Gerçekçilik, David Lodge, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı, Magic Realism, Milan Kundera, The Art of Fiction | No Comments »
Son kitabım Bendeki Boşlamayı Gel de Bana Sor‘u yakında tüm seçkin kitabevlerinde bulabileceksiniz. Ama o güne kadar gelin bu durumu zorunlu bir ayrılık, uzun bir iç çekiş o da olmazsa “insanın kendine ayıracağı zaman mutlaka kaliteli olmalı değil mi ama cicim” olarak kabul edelim ve Milan Kundera ile büyülü gerçekçiliğe hızlı bir giriş yapalım.
Gülüşün ve Unutuşun Kitabı’nı bu proje kapsamında tekrar elime aldığım için çok memnunum. Kundera’yı ilk kez okumaya başladığımda o kadar coşkulu bir sevinç duymuştum ki bir çok eserini arka arkaya çok kısa bir sürede okumuştum. Bu yüzden Kundera’nın kitaplarını tek tek değerlendiremiyordum. Benim için onların hepsi tek bir büyük yapıt gibiydi. Sonuç olarak, yazarın neyi hangi kitabında yazdığını doğru hatırlayabileceğime dair şüphelerim vardı. Oysa aslında öyle değilmiş bunu geçen haftalarda gördüm. GVUK’taki en küçük detayları bile hatırlamam beni çok şaşırttı. Birazcık da hoşuma gittiğini sizden saklamayacağım.

Gayet gerçekçi bir olayı gayet gerçekçi bir dil kullanarak anlatırken imkansız, olağanüstü şeylerin olması olarak tanımlayabileceğimiz büyülü gerçekçilik dediğim anda adeta bir kuralmışcasına Güney Amerika edebiyatından yani örneğin Marquez’den veyahut Cortazar’dan bahsetmek zorundayım. Bu bir. Olayın sadece bu kıtayla sınırlı kalmadığını Salman Rüşdi, Günter Grass, yer yer Jeannette Winterson ve elbette ki Milan Kundera’yı sizlere hatırlatarak vurgulamam da bu yazının bir diğer şartı. Bu da iki.
Açıkçası İkinci Dünya Savaşı sonrası Çek tarihinden bir kesit sunan Gülüşün ve Unutuşun Kitabı‘nın ne kadarını otobiyografi, ne kadarını kurgu, ne kadarını ise belgesel roman olarak algılamam gerektiğini bilemedim, hala da bilemiyorum. Sanki hepsi aynı anda doğruymuş gibi. 1948 yılında komünizmi sevinçle ülkesine buyur eden fakat kısa bir süre sonra söylememesi gereken bir şeyleri söylediği için partiden uzaklaştırılan Kundera, romanda bize 1950 yılında geçen bir yaz gününü de anlatıyor. O gün bir politikacı ve bir sürrealist sanatçı asılmıştır ve ülkenin gençleri sokaklarda sevinç içinde dans edip şarkı söylerken Kundera onları uzaktan izlemektedir. Bu dünyanın en sevilen şairlerinden biri olan Paul Eluard bu idamlara engel olabileceği halde (ve Kalandra onun arkadaşı olduğu halde) hiçbir şey yapmamıştır.
Kundera, sokaktaki şenliği izlerken bir anda insanların arasında Eluard’ı görür. Şair, barış ve kardeşlik hakkındaki şiirlerinden birini coşkuyla okurken dans edenler yavaş yavaş göğe yükselmeye başlarlar. Böyle bir olayın gerçekleşmesi imkansızdır, fakat Kundera o ana kadar durumu ve bu durumun oluşturduğu duyguyu okuyucusuna öylesine iyi bir şekilde aktarmıştır ki okuyucu fazla bir şüpheye kapılmadan insanların ayaklarının yerden kesildiğine inanır. Yazar, o kadar herkesten uzaklaşmış ve o kadar bir başınadır ki diğerleri “evet uçuyor olabilirler”. Dahası bu insanların ayaklarının yerden kesilmesi ile henüz asılmış olan rejim karşıtlarının ayaklarının yerden kesilmesi arasında kocaman bir tezat vardır ve bu tezat kurguyu daha da güzelleştirmektedir.

Kundera okumanın hissettirdiği o garip hazzı hatırlamama sebep olduğu için 10. haftayı sevgiyle uğurluyor ve 11. haftaya yelken açıyorum. 11. haftada bir değil, iki değil tam üç kitapla iddialı bir şekilde burada olacağım: Paul Auster’ın New York Trilogy’si, David Lodge’ın How Far Can You Go? ve Nice Work’ü. Heyecanla beklediğinize emin olduğum gelecek hafta “İsimler” konusunda konuşacağız.
O zamana kadar esen kalın -ki bence bir insanın kalabileceği en güzel haldir esenlik.
Posted: April 15th, 2010 | Author: bahar malik | Filed under: Edebiyat vs., Proje: David Lodge | Tags: David Lodge, Epifani, Epiphany, James Joyce, John Updike, Rabbit Run, Tavşan Kaç, The Art of Fiction | No Comments »

Nerede duyduğumu hatırlamadığımdan gerekli kredileri dağıtamayacağım ama bildiğim en güzel epifani tanımı şu sanırım: “It’s always love at first sight. Sometimes it takes time to recognize.”
Bu duygusal başlangıcın ardından bu yazı nereye gider, John Updike’ın meşhur tavşan serisinin ilk kitabı Rabbit, Run (Tavşan Kaç) ile nasıl bağlanır hiç bilemiyorum. Bunu hep birlikte biraz sonra göreceğiz. Ama şuna eminim ki bir yerlerde James Joyce’dan bahsetmek zorundayım. Dahası James Joyce demişken Epiphanies‘i de atlamamak durumundayım. Bilgisayarın başına oturma ve 9. haftayı tamamlama isteksizliğim göz önünde bulundurulacak olursa bu zorundalığı hemen yerine getirsem hiç fena olmayacak: Epifani, hıristiyanlıkta üç kralın (magi) Bebek İsa’yı ziyaret ederek onu ilk kez görmesi anlamına geliyor. Çocukluğunda sıkı bir katolik eğitim almış Joyce ise bu terimi “sıradan bir olay veya düşüncenin sonsuz bir güzelliğe çevrilmesi” olarak kabul etmiş ve Dubliners (Dublinliler), A Portrait of the Artist as a Young Man (Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi) gibi eserlerinde epifaniden bol bol yararlanmış. Modern edebiyatta ise epifani dış gerçekliğin algılayan için transandantal bir önem kazanması manasına geliyor.

Tavşan, Kaç’taki epifaniden önce eseri biraz anlatmam gerekiyor. Yazarın 1960′ta yayınlanan bu romanı 26 yaşındaki Harry Angstrom’un hayatından bir kesiti anlatıyor. Harry ya da arkadaşlarının kendisine lisedeki parlak basketbol günlerinde taktığı isimle Rabbit artık berbat bir kadınla evlidir, bir çocuğu vardır, bir tanesi daha yoldadır, hayatını berbat bir iş olan markette meyve sıkacağı satıcılığı ile kazanmaktadır. Lisedeki basketbol başarısı belki de onun yaşamındaki tek güzel şeydir ve çok gerilerde kalmış gibi görünmektedir. Derken bir akşam evinden çıkar, bir anda kendini kaçarken bulur ve olaylar gelişir.
Son yıllarda özellikle Tom Perrotta romanlarında benzerlerini görmeye alıştığımız Tavşan, kaçma konusunda da tam bir başarısızlık örneğidir. Sizin anlayacağınız fazla uzağa gidemez. Karısı Janice ve kızın ailesinin bağlı bulunduğu kilisenin papazı durumu düzeltmek için Harry’e yardım etmeye karar verir ve onun nasıl biri olduğunu anlayabilmek için Harry’e golf oynamayı teklif eder.
David Lodge romanda Updike’ın ikilinin golf oynadığı sahneyi anlattığı kısmı epifani örneği olarak almış. Tavşan, ergenlik döneminde kulüpte golf çantalarını taşıyarak harçlığını kazandığı için oyunun kurallarını bilmektedir. Fakat, bu ön bilgi onun için yeterli olmaz ve ilk atışında başarısız olur. Bu sırada rahip Eccles ona karısını neden terk ettiğini sorar. Tavşan “Sana söylemiştim ya. Bir şeyler eksik” diye cevap verince Eccles, o şeyin ne olduğunu sorgulamaya başlar (“Neden bahsediyorsun Harry? Böyle bir şeyin varolduğuna emin misin? bu şey sert mi yumuşak mı? Mavi mi kırmızı mı?”) . Rahip bu sorularıyla Tavşan’ı sıkıştırırken genç adam ikinci atışını yapar. Bu atışı mükemmeldir. Tavşanın şöyle dediğini okuruz: “That’s it!” (“İşte bu!”) Böylece Updike’ın epifani paragrafları sona erer. Tavşan’ın topu deliğe sokup sokmadığı belirsiz ve aynı zamanda önemsizdir. Önemli olan Harry’nin neyin eksik olduğunu fark edebilmiş olmasıdır.

Lirizm ve metaforlar -bu projenin önceki konularını okumuş olanları şaşırtmayacağı üzere- epifanilerde de kullanılan iki önemli araç. Eğer fırsat bulur da Updike’a zaman ayırabilirseniz yazarın bu iki konuda da çok başarılı olduğunu göreceksiniz. Harry’nin aydınlanmasından önceki paragraflarda ilk olarak şiirsel bir dille meyve ağaçlarını anlatıyor. Daha sonra ise yazı metaforik bir anlam kazanıyor (“his ball is hung way out, lunarly pale against the beautiful black blue of storms”) ve ardından Tavşan’ın Eccles’a “That’s it!” diye bağırıyor. O anda yaptığı işten bağımsız olarak evliliğindeki yanlışı gösteren o “that’s it!”i.
John Updike’lı, epifanili dokuzuncu haftayı da böylece tamamlamış olduk ve siz fark etmeseniz de çoktan Milan Kundera ve “Büyülü Gerçekçilik”le dolu onuncu haftaya yelken açtık. Sıkıntılarımı kolay tercihlerle aştığımı söyleyen olursa çok bozulurum haberiniz olsun.
* İlk fotoğrafı üreten ezu. İkincisi ise thespeak‘e ait. Fotoğrafların orijinallerine buradan ve buradan erişebilirsiniz. Her iki fotoğrafın lisansı: Attribution-Noncommercial-Share Alike 2.0 Generic. Kendilerine yazımı bilmeden de olsa güzelleştirdikleri için teşekkür ederim.
Posted: March 19th, 2010 | Author: bahar malik | Filed under: Edebiyat vs., Proje: David Lodge | Tags: Annabel Lee, David Lodge, Edgar Allan Poe, Fancy Prose, John Lyle, Lolita, The Art of Fiction, Vladimir Nabokov | 3 Comments »

Bu haftaki yazıyla ilgili planladığım şey Lolita‘nın örnek paragraflarını buraya kopyalamak ve sizlere “İşte fancy prose budur.” demekti. Bu fikrimi söylediğim bazı şahıslar beni kolaya kaçmaya çalışmakla suçlamasalar gönül rahatlığı ile yapacaktım da. Aslına bakacak olursanız muazzam güzellikte olduğunu düşündüğüm ve zaten çok ilgi görmüş bir romanla ilgili hayran sessizliğine gömülmenin kolaycılıkla bir alakası olmadığını düşünüyorum. Üstelik bu romanın şanssız bir yanı da var. İnsanlar hakkında konuşmaya başladıklarında (bana kalırsa konuşmaya değecek tek şey olan) edebi güzelliğini hep atlıyorlar. Orhan Pamuk’un bir başka kitap için yazdığı satırların Lolita‘da da geçerli olduğunu düşünüyorum: İnsanın dünyadaki yeri, edebiyatın temel işlevi, yazıyla insanoğlunun yapabileceği derin ve harika şeyler bu kitaba duyulan ilgi ve öfkenin gürültü ve dumanı arkasında kaybolduğundan bu eserin gerçek okuru Lolita‘yı yalnız ele almayı tercih eder ve kitabın tuhaflığı ve yabanlığı ile kavga etmek yerine gösterdiği hazlara ve parlaklığına yönelir.
Bu kadar sözün ardından bir deneme yapmaya hakkım olduğunu düşünüyorum:
Lolita, light of my life, fire of my loins. My sin, my soul. Lo-lee-ta: the tip of the tongue taking a trip of three steps down the palate to tap, at three, on the teeth. Lo. Lee. Ta.
She was Lo, plain Lo, in the morning, standing four feet ten in one sock. She was Lola in slacks. She was Dolly at school. She was Dolores on the dotted line. But in my arms she was always Lolita.
Did she have a precursor? She did, indeed she did. In point of fact, there might have been no Lolita at all had I not loved, one summer, a certain initial girl-child. In a princedom by the sea. Oh when? About as many years before Lolita was born as my age was that summer. You can always count on a murderer for a fancy prose style.
Ladies and gentlemen of the jury, exhibit number one is what the seraphs, the misinformed, simple, noble-winged seraphs, envied. Look at this tangle of thorns. [Ya da...]
İşte “fancy prose” budur. “Yetmez” diyenler için gene de devam edeceğim (gönülsüzlüğümü fark edip yazıyı burada terk edin!). Dikkat ederseniz romanın açılışında varolan şey daha önce Hemingway‘de gördüğümüz sözcük yinelemeleri değil, daha çok bir şiirde bulmayı umacağınız benzer seslerin tekrarıdır. İlk paragraftaki “l” ve “t” harflerinin hükümdarlığını ve yüklemsiz “light of my life, fire of my loins. My sin, my soul”daki lirikliği lütfen gözden kaçırmayın. Bunun hemen ardından “dil” kelimesiyle ilgili bir metafor geliyor ki bence bu da çok akıllıca. Müzikal bir tınının fark edilebileceği ikinci paragraf ve romanın konusunu bilmeyen okuyucuya ipuçlarını veren (“She did, indeed she did” şiirselliğini de atlamadan) üçüncü paragrafla okuyucu Lolita‘nın içine daha da çekiliyor.

Son paragraftaki Edgar Allan Poe’nun meşhur şiiri Annabel Lee‘ye yapılan göndermeyi atlamamakta fayda var (Şiirin ilgili kısmında ne der Poe? I and my Annabel Lee/with a love that the winged seraphs of heaven/coveted her and me) Zaten Lolita‘nın anlatıcısı Humbert Humbert daha sonraki bölümlerde genç kızlara olan ilgisinin küçük yaşlarda aşka düştüğü ve ölüm sebebiyle ayrıldığı Annabel isimli bir kız olduğunu açıklar. Poe, şiirinde kıskanç melekleri sevgilisini elinden almakla suçlar ve avuntuyu Annabel’in mezarının yanına uzanmakta bulur. Humbert’ın avuntusu ise kendi Annabel’inin yerine geçecek küçük kızlar aramasıdır.
Nabokov’un ana dili olmayan İngilizce’yi bu kadar iyi kullanabilmesi ve tumturaklı düzyazı üslûbundaki başarısı takdire şayan. Fakat, bana kalırsa yazarın bu romanda en iyi yaptığı şey abartırsa can sıkabilecek bu üslûbu ayarında kullanabilmesi olmuş. Nitekim Lodge ilgili makalesinde fancy prose’un ilk örneklerinden birini de vermiş. John Lyle’ın 1578 yılında yazdığı Euphues: the Anatomy of Wit isimli romanı bir zamanlar çok ama çok popülermiş. Lyle tüm eserini şiirsel bir düzyazıymışcasına yazmışken (ve belki de tamamen bu sebepten şimdilerde adı sık anılmazken) Nabokov romanının farklı noktalarında “fancy prose”u hayranlık verici bir tadındalıkla kullanmayı bilmiş.

… diyerek bu haftanın da sonuna geldik. Siz de hayran olduğum şeyleri anlatırken sıfatlara doyamadığımı fark etmiş oldunuz. Haftaya John Updike ve Rabbit Run‘la (run run take a drag or two) buradayım. Bence bu proje şu ana kadar iyi gitti. Siz ne düşünüyorsunuz? [cümlesiyle bir kere daha yazısını soru sorarak tamamladı çok sayın B. M. Guzelonlu]
Geçmiş Yorumlar