<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Dünyevi Zevkler Bahçesi</title>
	<atom:link href="http://guzelonlu.com/blog/?feed=rss2" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://guzelonlu.com/blog</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Thu, 02 Sep 2010 10:21:38 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>15. hafta: Spark ve zaman kaydırma</title>
		<link>http://guzelonlu.com/blog/?p=841</link>
		<comments>http://guzelonlu.com/blog/?p=841#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Sep 2010 10:14:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bahar malik</dc:creator>
				<category><![CDATA[Proje: David Lodge]]></category>
		<category><![CDATA[David Lodge]]></category>
		<category><![CDATA[Muriel Spark]]></category>
		<category><![CDATA[The Art of Fiction]]></category>
		<category><![CDATA[The Prime of Miss Jean Brodie]]></category>
		<category><![CDATA[time-shift]]></category>
		<category><![CDATA[zaman kaydırma]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://guzelonlu.com/blog/?p=841</guid>
		<description><![CDATA[Size bir itirafım var: Bu haftayı çok kısa bir yazıyla geçiştirmeyi planlıyordum. İşte o yüzden defterime sayfalarca not alınca büyük bir şaşkınlık yaşadım. Üzgünüm, yapacak çok fazla bir şey yok. Size her şeyi anlatmak zorundayım. Bir hikâyeyi anlatmanın en kolay yolunun olayları oluş sırasına göre kronolojik olarak okuyucuya iletmek olduğuna herhalde hiçbirinizin itirazı olmaz. Ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/08/bright_star.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-846" title="bright_star" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/08/bright_star.jpg" alt="" width="558" height="373" /></a></p>
<p style="text-align: left;">Size bir itirafım var: Bu haftayı çok kısa bir yazıyla geçiştirmeyi planlıyordum. İşte o yüzden defterime sayfalarca not alınca büyük bir şaşkınlık yaşadım. Üzgünüm, yapacak çok fazla bir şey yok. Size her şeyi anlatmak zorundayım.</p>
<p style="text-align: left;">Bir hikâyeyi anlatmanın en kolay yolunun olayları oluş sırasına göre kronolojik olarak okuyucuya iletmek olduğuna herhalde hiçbirinizin itirazı olmaz. Ve fakat, yazarlar sevgili okuyucularının ilgisini daha fazla çekmek için bazı ecnebilerin &#8220;time-shift&#8221; olarak adlandırdığı yönteme de sık sık başvuruyorlar. Bu yöntemin kullanıldığı kurguları şöyle bir düşünecek olursak Odyssia&#8217;ya kadar gidebiliriz.</p>
<p style="text-align: left;">Zaman kaydırmada yazar hayatı bizlere bir olayın ardından gelişen diğer olay olarak sunmaz. Farklı zamanlarda gelişmiş bağımsız olayları sırayla anlatarak bizlerden bu olaylar arasında bağlantı kurmamızı bekler. Geçmiş ya da gelecekteki bir olaya gidişimiz şimdi bildiğimiz bir bilgiyi daha değerli hale getirebilir. Zaman kaydırmanı  sinemadaki eşleniği flashback/flashforward metodudur. Üstelik sinemada bunu uygulamak çok daha zordur. Çünkü izleyiciye her şeyi bilen bir anlatıcının varolduğunu hissettirmenin riskini içinde barındırır. Bugünkü konumuz olan <em>The Prime of Miss Jean Brodie</em>&#8216;nin film uyarlamasında bu riske girmeyerek olayların kompleksliğini ve karakter sayısını azaltmışlar, dahası olayları kronolojik sırayla anlatarak kitabın bütün ruhunu ortadan kaldırmayı başarmışlar.</p>
<p style="text-align: left;">Bu romana ismini veren kahramanımız Jean Brodie, Edinburg&#8217;da yer alan kızlar okulunda görev yapan ilginç ve de kimilerine göre karizmatik bir öğretmendir ve öğrencilerinin bir kısmıyla yakından ilgilidir. Bu ilgiye mazhar olan kızlar Brodie set olarak anılmaktadır. Bu kızcağızların her biri bir özellikleri ile okulda nam salmışlardır (matematiğe olan yatkınlık ya da cinselliğe olan düşkünlük gibi). Sandy, Brodie set içinde yer alan en uyanık kızdır ve gözlerinden hiçbir şey kaçmaz. Roman kızların senior senesinde başlar ve sık sık Miss Brodie&#8217;nin öğretmenleri olduğu junior senelerine geri dönülür. Miss Brodie&#8217;nin bu dönemde kızlar üzerindeki etkisi çok ama çok büyüktür ve hatta kızlar büyüyüp de yetişkin bir kadın olduklarında dahi öğretmenlerini sık sık anarlar.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/09/Bright_Star_son.jpg"><img class="size-full wp-image-856  aligncenter" title="Bright_Star_son" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/09/Bright_Star_son.jpg" alt="" width="512" height="293" /></a></p>
<p style="text-align: left;">David Lodge&#8217;ın zaman kaydırmaya örnek olarak verdiği paragrafta üç ayrı zaman diliminde dolaşırız. İlk olarak kızların junior senelerinde Miss Brodie&#8217;nin cinsel yaşamına kafayı takmalarına şahit oluruz. Monica kızlara Miss Brodie&#8217;yi bir diğer öğretmenleri olan Mr. Lloyd ile öpüşürken gördüğünü söylediğinde ona sadece Rose inanır (Bu anda tarih 1920&#8242;lerin sonlarıdır). Rose&#8217;un ileride cinselliği ile tanınacağını da bu paragrafta öğreniriz. Kızın bu şekilde meşhur olduğu dönem ise 1930&#8242;ların başıdır. 1950&#8242;lerde artık yetişkin birer kadın olduklarında Monica Sandy&#8217;i ziyaret eder ve öpüşme mevzusunu açar. Sandy de Monica&#8217;ya Brodie ve Lloyd&#8217;un öpüşmüş olduğu konusunda hak verir. Çünkü İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde Sandy Miss Brodie&#8217;yi ziyaret etmiştir ve Miss Brodie bu olayı Sandy&#8217;e itiraf etmiştir. Kafanızı çok karıştırdığımın farkındayım. Ama özetle söylemek istediğim şu: Spark bir paragrafta demin benim nasıl yapılamayacağını örneklediğim üç ayrı zaman dilimini başarıyla anlatabilmiştir.</p>
<p style="text-align: left;">Zaman kaydırma özellikle modern edebiyatta çok sık kullanılan bir yöntem. Çoğunlukla karakterlerin hafızalarındaki bir işlemmiş gibi okuyucuya sunuluyor. Örneğin, anlatıcı karakterimizin anılarını tamamen bu metodla anlattığı <em><a href="http://guzelonlu.com/blog/?p=324" target="_blank">The Good Soldier</a></em>&#8216;ı anımsayın. Gene, projemize konuk olmuş bir diğer yazar olan <a href="http://guzelonlu.com/blog/?p=808" target="_blank">Graham Greene</a>&#8216;in <em>The End of Affair</em>&#8216;ı da bu tarzın en başarılı örneklerinden biri değilse nedir sizce?</p>
<p style="text-align: left;">Muriel Spark&#8217;ın yaptığı gibi üçüncü şahsın anlattığı bir öyküde time-shift uygulamak ise daha postmodernist bir yaklaşım. Bu sayede ana karakterin psikolojisinin derinliklerinde ya da sürekliliği geçici olan kurguda kaybolma riski ortadan kaldırılmış oluyor.</p>
<p style="text-align: left;">Time-shift demişken Kurt Vonnegut ve onun güzel romanı <em>Slaughterhouse-Five</em>&#8216;ı (Mezbaha No:5) anmadan geçmeyelim. Tralfamador&#8217;da tüm zamanların şimdiki zaman olarak yaşanmasını ve içerdiği bilimkurgu parodisi ile ciddi felsefeyi siz de dahice bulmuyor musunuz?</p>
<p style="text-align: left;">Böylece bu haftaki eyorlamamın sonuna geldim. Haftaya tanıdık sularda John Fowles ve <em>Fransız Teğmenin Kadını</em> ile birlikte olacağız. Sizi de burada görmekten müthiş bir zevk duyarız. Sevgiler.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://guzelonlu.com/blog/?feed=rss2&amp;p=841</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bright Star, again</title>
		<link>http://guzelonlu.com/blog/?p=831</link>
		<comments>http://guzelonlu.com/blog/?p=831#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Aug 2010 11:01:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bahar malik</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Bright Star]]></category>
		<category><![CDATA[Jane Campion]]></category>
		<category><![CDATA[Matthew Arnold]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://guzelonlu.com/blog/?p=831</guid>
		<description><![CDATA[Şu kalp, bildim bileli Nice sevilmiş de olmamıştır tutsak, Ama bir şey yakar derinliklerini çok tuhaf, çok huzursuz, çok mutlak.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/08/bright-star.jpg"></a></div>
<p style="text-align: center;"><img class="size-full wp-image-832  aligncenter" title="bright star" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/08/bright-star.jpg" alt="" width="342" height="545" /></p>
<p style="text-align: center;">Şu kalp, bildim bileli<br />
Nice sevilmiş de olmamıştır tutsak,<br />
Ama bir şey yakar derinliklerini<br />
çok tuhaf, çok huzursuz, çok mutlak.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://guzelonlu.com/blog/?feed=rss2&amp;p=831</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bright Star</title>
		<link>http://guzelonlu.com/blog/?p=822</link>
		<comments>http://guzelonlu.com/blog/?p=822#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Aug 2010 07:11:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bahar malik</dc:creator>
				<category><![CDATA[Küçük benzetmeler]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Bright Star]]></category>
		<category><![CDATA[Edward Hopper]]></category>
		<category><![CDATA[Jane Campion]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://guzelonlu.com/blog/?p=822</guid>
		<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/08/bright-star-edward-hopper.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-826" title="bright star-edward hopper" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/08/bright-star-edward-hopper.jpg" alt="" width="564" height="289" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://guzelonlu.com/blog/?feed=rss2&amp;p=822</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>14. hafta: Greene ve egzotik</title>
		<link>http://guzelonlu.com/blog/?p=808</link>
		<comments>http://guzelonlu.com/blog/?p=808#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 06 Aug 2010 07:21:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bahar malik</dc:creator>
				<category><![CDATA[Proje: David Lodge]]></category>
		<category><![CDATA[David Lodge]]></category>
		<category><![CDATA[egzotik]]></category>
		<category><![CDATA[exotic]]></category>
		<category><![CDATA[Graham Greene]]></category>
		<category><![CDATA[The Art of Fiction]]></category>
		<category><![CDATA[The Heart of the Matter]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://guzelonlu.com/blog/?p=808</guid>
		<description><![CDATA[Emperyalizmin yükselişinin ve sömürgeciliğin ortaya çıkmasının edebiyat arenasında doğurduğu sonuçlardan biri de sömürgeci ulusların bir kısım yazarlarının farklıyı/yeniyi/bilinmeyeni bulmak üzere kendilerini sömürülen &#8220;uzak&#8221; topraklara atması oldu. Bu yazarların en önemli örneklerinden biri çoğunuzun bildiği üzere Graham Greene&#8217;nin de çok takdir ettiği Joseph Conrad idi. &#8220;Greene ve egzotik&#8221; başlığının bir yanlış anlaşmaya kurban gitmemesi için baştan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/07/botero.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-810" title="botero" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/07/botero.jpg" alt="" width="450" height="356" /></a></p>
<p>Emperyalizmin yükselişinin ve sömürgeciliğin ortaya çıkmasının edebiyat arenasında doğurduğu sonuçlardan biri de sömürgeci ulusların bir kısım yazarlarının farklıyı/yeniyi/bilinmeyeni bulmak üzere kendilerini sömürülen &#8220;uzak&#8221; topraklara atması oldu. Bu yazarların en önemli örneklerinden biri çoğunuzun bildiği üzere Graham Greene&#8217;nin de çok takdir ettiği Joseph Conrad idi.</p>
<p>&#8220;Greene ve egzotik&#8221; başlığının bir yanlış anlaşmaya kurban gitmemesi için baştan şu açıklamayı yapmakta da fayda görüyorum: Bugün egzotik kelimesini &#8220;çekici&#8221; ya da &#8220;cezbedici&#8221; sıfatlarının karşılığı olarak değil, TDK&#8217;nın da önerdiği gibi &#8220;yabancıl&#8221; manasında kullanıyoruz. Greene romanlarında Britanya adasının dışındaki uzak toprakları isim vermeden sık sık kullanmış bir yazar. Hatta onun eserlerinde yarattığı bu dünyaya &#8220;Greeneland&#8221; deniyormuş. Bu tercihinde de Sierre Leone&#8217;de MI6 için çalıştığı günlerdeki gözlemleri ve tecrübeleri çok etkili olmuştur kanısındayım.</p>
<p>Kurguda egzotiklikten yani &#8220;uzaklardan&#8221; yani &#8220;yabancıldan&#8221; bahsedeceksek eseri okuyacak insanların &#8220;yuvada&#8221; oldukları varsayımını yapmak zorunda olduğumuzu fark etmişsinizdir. <em>The Heart of Matter</em>&#8216;da olayların nerede geçtiğini bize hiçbir zaman açıklamayan Greene, özellikle romanın başında (tıpkı Conrad&#8217;ın bu tip eserlerinde yapmayı tercih ettiği gibi) okuyucunun &#8220;memleket&#8221; ve &#8220;sıla&#8221; algılarıyla oynuyor. Ne demek istediğimi açıklayayım.</p>
<p>Olaylar, romanın yan karakterlerinden biri olan Wilson&#8217;ı anlatarak başlıyor ve aslında Wilson egzotik dekorun okuyucuya verilebilmesi için sadece bir araç. Bu gaye tamamlanır tamamlanmaz da rotamızı asıl adamımız Scobie&#8217;ye çeviriyoruz. Greene&#8217;in nerede olduğumuza dair bizleri bir şaşırtma çabası var (algılarımızla tam da bu noktada oynuyor). Wilson&#8217;ı Bedford Oteli&#8217;nde olduğunu söyleniyor, yakınlardaki katedralin çanları çalıyor, Bond Street&#8217;ten bahsediliyor. Tüm bunlar tipik bir İngiliz şehrinin özellikleri gibi görünüyor. İlk paragrafta yaban ellerde olunduğuna dair kanıtlar ise Wilson&#8217;ın açıkta olan dizlerinden bahsedilmesi (Şort giymek o dönemde Britanya erkeklerinin vatanlarında yapmadığı bir şey) ve dans dersi alan kızların zenci olması. Yazarın bu ikiliği (ya da ikiyüzlülüğü mü demeliyim) yaratırkenki bir diğer amacı da sömürgecilikte üstün olan sömüren tarafın güçsüz tarafa kendi kültürünü yaymaya çalıştığını da yansıtmak istemesi. Afrikalı kızlar saçlarını tıpkı İngiliz kızları gibi düzleştirmeye çalışıyorlar, siyahi memurlar ve onların eşleri kendilerini Britanya saltanatına adamış, onlar için çalışıyorlar.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/07/botero2.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-811" title="botero2" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/07/botero2.jpg" alt="" width="450" height="348" /></a></p>
<p>Egzotik çoğunlukla yazarların romanları için kullandığı bir araç ve fakat çoğunlukla amaç değil. Evet <em>The Heart of Matter</em>, kendine olayların geçtiği yer olarak Afrika kıtasını seçerek sömürgecilikle ilgili önemli bir eser durumuna gelmiş durumda fakat bu romanın aslında dini inançları ve ahlaki sorumlulukları sorgulamak için yazılmış olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Suriyeli üçkağıtçılar, üç kuruşa kendini satabilecek Afrikalı hizmetliler, ortalıkta neden dolaştığı belli olmayan Hintliler, bol bol sıcak ve Afrika&#8217;nın diğer doğa şartları romanı renkli ve süslü bir hale getirmiş. Öte yandan Greene aynı olay örgüsünden egzotik öğesini çıkartarak da bu romanı yazabilir miydi? Kesinlikle yazabilirdi.</p>
<p>Haftaya Muriel Spark ve The Prime of Miss Jean Brodie var. Romandan konuşurken belki biraz filminin berbatlığının dedikodusunu da yaparız. Ne dersiniz?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://guzelonlu.com/blog/?feed=rss2&amp;p=808</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>13. hafta: Lawrence ve sembolizm</title>
		<link>http://guzelonlu.com/blog/?p=747</link>
		<comments>http://guzelonlu.com/blog/?p=747#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 17 Jul 2010 10:57:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bahar malik</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat vs.]]></category>
		<category><![CDATA[Proje: David Lodge]]></category>
		<category><![CDATA[Aşık Kadınlar]]></category>
		<category><![CDATA[D. H. Lawrence]]></category>
		<category><![CDATA[David Lodge]]></category>
		<category><![CDATA[Sembolizm]]></category>
		<category><![CDATA[The Art of Fiction]]></category>
		<category><![CDATA[Women in Love]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://guzelonlu.com/blog/?p=747</guid>
		<description><![CDATA[D. H. Lawrence&#8217;ın Women in Love&#8216;ının kahramanları iki kız kardeş olan Gudrun ve Ursula&#8217;dır. Gudrun ufak heykeller yapan bir sanatçı, Ursula ise bir öğretmendir. Lawrence&#8217;ın da büyüdüğü kasaba olan Nottinghamshire&#8217;da yaşayan bu iki kız, zengin bir madenci olan Gerald ve Rupert isimli bir ilköğretim müfettişi ile aşk yaşayarak kitabın ismine ters düşmemeyi başarırlar. Rupert&#8217;in (Züppe [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/07/kertesz1.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-750" title="kertesz1" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/07/kertesz1.jpg" alt="" width="432" height="312" /></a></p>
<p>D. H. Lawrence&#8217;ın <em>Women in Love</em>&#8216;ının kahramanları iki kız kardeş olan Gudrun ve Ursula&#8217;dır. Gudrun ufak heykeller yapan bir sanatçı, Ursula ise bir öğretmendir. Lawrence&#8217;ın da büyüdüğü kasaba olan Nottinghamshire&#8217;da yaşayan bu iki kız, zengin bir madenci olan Gerald ve Rupert isimli bir ilköğretim müfettişi ile aşk yaşayarak kitabın ismine ters düşmemeyi başarırlar. Rupert&#8217;in (Züppe hallerine rağmen şu romanda en sevdiğim karakter olabilmesi başlı başına tuhaf bir durum. Lodge&#8217;ın başka bir noktada söylediği &#8220;Whatever you think of Lawrence&#8217;s men and women, he was always brilliant  when describing animals.&#8221; cümlesi inanın benim gibi okurlar için daha da anlamlı) ilişkiler, karşı cins ve cinsellik hakkında farklı fikirleri vardır. Ursula ise bildiğiniz kadındır. Gudrun ile Gerald&#8217;da ise daha önce <em>Nice Work</em>&#8216;te de gördüğümüz sanayici-sanatçı çekişmesini görürüz. Öte yandan Gerald ile Rupert arasında hiçbir zaman açıkça dile getirilmeyen eşcinsel bir çekim vardır. &#8220;Acaba bu adamlar birlikte olmaya başlayıp kızları aşklarıyla başbaşa  mı bırakacaklar?&#8221; diye sık sık düşünmeme rağmen delikanlılar arasındaki en büyük yakınlaşma bir sahnede güreşmeleri oldu.</p>
<p>Kitap bu dörtlünün (ve birkaç yan karakterin daha) diyaloglarından oluşuyor desem çok abartmış olmam zannediyorum. Okuduğum günlerde bana &#8220;nasıl gidiyor?&#8221; diye soran herkese &#8220;konuşuyorlar işte&#8221; cevabını vermem boşuna olmasa gerek.</p>
<p><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/07/kertesz2.jpg"><img class="size-full wp-image-752  aligncenter" title="kertesz2" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/07/kertesz2.jpg" alt="" width="314" height="500" /></a></p>
<p>Her ne kadar romanda geçen belirli bir olay için sembolizmi tartışacak olsak da aslında eserin tümünün sembolizme örnek olarak verilebileceğini rahatlıkla söyleyebilirim. Lodge&#8217;in örnek olarak verdiği bölümde Gerald yakınlardan geçen trenin gürültüsüyle ürken atını sakinleştirirken Ursula ve Gudrun adamı izliyor. Gerald&#8217;ın babasının maden ocaklarının yönetimini devralmış genç bir zengin olduğunu bir kere daha hatırlatmak istiyorum. Öte yandan kahramanların yaşadığı yer olan Nottinghamshire kırsal bir bölge iken madenciliğin gelişmesi ile sanayiyle tanışmış. Bu açıdan bakıldığında sahnemizdeki trenin madencilik endüstrisini, atın ise doğayı temsil ettiğini söyleyebiliriz. Endüstri gücüyle doğaya hükmediyor ve korkutuyor (trenin sesinden korkan at). Gerald ise (yani kapitalizm) atı trenin yarattığı mekanik sese alışması için zorluyor. Hem Ursula hem de Gudrun atın nasıl korktuğunu fark ediyorlar.  Ursula, Gerald&#8217;ın ata kaba davranışı karşısında dehşete düşüyor.  Bizi daha çok ilgilendiren ise duruma Gudrun&#8217;un tepkisi -ki zaten Lawrence da bölümü Gerald&#8217;la aralarında büyük bir &#8220;elektrik&#8221; olan genç kızın bakış açısıyla anlatmış.  Gudrun, Gerald&#8217;ın atı kontrol etmesindeki erotik yanı fark ediyor (bu erotizmi biz okuyucular da es geçmiyoruz). Aslına bakacak olursanız Lawrence&#8217;ın asıl amacı da çift arasındaki bu çekimi bizlere gösterebilmek. Bir süre sonra fark ediyoruz ki Gerald&#8217;ın gücüyle kontrol altına aldığı at değil, adamın yaptıklarının şehvetini tutkuyla fark eden Gudrun oluyor. Lawrence&#8217;ın bir diğer başarısı ise araya kamyonların gürültüsü, trenin hareketi gibi sesler katarak  simgeselliğin yoğunluğu ile okuyucuyu boğmamak.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/07/kertesz3.jpg"><img class="size-full wp-image-753  aligncenter" title="kertesz3" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/07/kertesz3.jpg" alt="" width="500" height="391" /></a></p>
<p>Dikkat ettiyseniz örnek metinde iki farklı sembolizm yöntemi var. Doğa/sanayi ikilisinde hem metonimi (düzdeğişmece) hem de synecdoche (Türkçe&#8217;sini bilmiyorum, siz biliyor musunuz?) görebiliyoruz. Ne demek istiyorum? Lokomotif sanayiyi temsil ediyor çünkü lokomotif sanayi devriminin bir sonucu/etkisidir. Öte yandan at doğayı temsil ediyor. Çünkü at doğanın bir parçasıdır (dar anlamlı bir sözcüğü genişletiyoruz).  Cinsel sembolizmde ise Gerald&#8217;ın atı kontrol altına almasıyla insanların sevişirken yaptıkları hareketler  arasındaki benzerlikten yararlanılmış, özetle metafor kullanılmış.</p>
<p>Lodge&#8217;ın üstünde durduğu en önemli konuyu söylemeden haftayı bitirmeyeyim: Sembolizmin birinci kuralı elinde kurguladığın çok sağlam bir hikâyenin olması. Söyleyecek bir şeyin yoksa ya da söyleyeceklerin önemsiz/yetersizse onu nasıl söylediğinin hiçbir önemi yok. Yani sembolizm anlatmak istediklerinizi güzelleştirmek için bir yöntem ama kendi başına bir güzellik değil.</p>
<p>On dokuzuncu yüzyıl Fransız şiirinde Baudelaire, Verlaine, Mallarmé gibi isimler sayesinde öne çıkan sembolizm bu şairlerin etkisiyle yirminci yüzyıl Britanya edebiyatında bol bol yer bulmuş. Bir örneğini bugün gördük. Bir diğerinden ise haftaya Graham Greene&#8217;le &#8220;Egzotik&#8221; konusunu işlerken bahsedeceğiz. O zamana kadar kendinizi sıcaklardan iyi koruyun ve bunun iyi bir yolunu biliyorsanız mutlaka benimle de paylaşın.</p>
<p><span style="color: gray; font-size: xx-small;">[1] Fotoğraflar André Kertész&#8217;in ilham verici kitabı <em>On Reading</em>&#8216;ten.<br />
</span></p>
<div id="_mcePaste" style="position: absolute; left: -10000px; top: 1611px; width: 1px; height: 1px; overflow: hidden;">
<h1 class="title"><a href="http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=synecdoche">synecdoche</a></h1>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://guzelonlu.com/blog/?feed=rss2&amp;p=747</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Menekşeli makaron meselesi</title>
		<link>http://guzelonlu.com/blog/?p=773</link>
		<comments>http://guzelonlu.com/blog/?p=773#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 16 Jul 2010 12:10:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bahar malik</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fotoğraf çektim]]></category>
		<category><![CDATA[Şehirde seyahat]]></category>
		<category><![CDATA[menekşe]]></category>
		<category><![CDATA[menekşeli bonbon]]></category>
		<category><![CDATA[menekşeli makaron]]></category>
		<category><![CDATA[menekşeli şekerleme]]></category>
		<category><![CDATA[piknik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://guzelonlu.com/blog/?p=773</guid>
		<description><![CDATA[Tatlılarla aram şöyle böyledir. Çoğunu yemeyi reddederim. Öte yandan doğal renklere sahip olmayan yiyeceklerin çekiciliğine çocukken dahi kapılmış değildim. İşte bu yüzden birkaç ay evvel şans eseri keşfettiğim menekşeli makaronların bu kadar başımı döndürmesine hala bir anlam veremedim. Menekşenin yenilebildiğini fark edişimi Selim İleri&#8217;ye borçluyum. Okuduğum bir kitabında menekşeli bonbonların lezzetini anlata anlata bitiremiyordu.Nabokov&#8217;un Sebastian [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;">Tatlılarla aram şöyle böyledir. Çoğunu yemeyi reddederim. Öte yandan doğal renklere sahip olmayan yiyeceklerin çekiciliğine çocukken dahi kapılmış değildim. İşte bu yüzden birkaç ay evvel şans eseri keşfettiğim menekşeli makaronların bu kadar başımı döndürmesine hala bir anlam veremedim.<a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/07/menekseli_makaron.jpg"></a><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/07/menekseli_makaron.jpg"><br />
</a><br />
<a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/07/menekseli-makaron.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-779" title="menekseli-makaron" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/07/menekseli-makaron.jpg" alt="" width="486" height="250" /></a></p>
<p>Menekşenin yenilebildiğini fark edişimi Selim İleri&#8217;ye borçluyum. Okuduğum bir kitabında menekşeli bonbonların lezzetini anlata anlata bitiremiyordu.Nabokov&#8217;un Sebastian Knight&#8217;ın Gerçek Yaşamı romanında da menekşeli şekerlemeden bahsedildiğini hatırlıyorum (küçük bir ayrıntıydı ama aklımda kalmış). Keşke İleri&#8217;nin övgülerini ya da bazı detaylarda takılmamı daha fazla dikkate alsaymışım.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/07/menekseli_makaron2.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-780" title="menekseli_makaron2" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/07/menekseli_makaron2.jpg" alt="" width="462" height="336" /></a></p>
<p>Baykal&#8217;la tek doğal renge sahip vanilyalı makaronu deneyip &#8220;fena da değilmiş&#8221; dememizin ardından anlık bir hevesle aldığım menekşeli makarona hayran kaldım. Biraz fazla tatlı olduğu için bir kerede sadece bir tane yenilebilen bu lezzetin özellikle yan taraflarında yer alan ve benim menekşeli şekerleme olduğundan şüphelendiğim kıtır tatlılara ise resmen bayılıyorum.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/07/menekseli_makaron_sekerleme.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-781" title="menekseli_makaron_sekerleme" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/07/menekseli_makaron_sekerleme.jpg" alt="" width="456" height="343" /></a></p>
<p>Pazar sabahı piknikleri bu makaronlar sayesinde artık daha da tatlı. Bu keşfimin ardından elbette ki hedef büyüttüm. <a href="http://www.flickr.com/search/?q=Pierre+Herme" target="_blank">Paris ziyaretimde kapısını ilk çalacağım yerin</a> neresi olacağını artık çok iyi biliyorum. Pazar sabahı piknikleri demişken<em> &#8220;piknik yapmak üstüne ne düşünürsünüz bilmem ama pazar sabahı pikniklerinin mutlulukla bir ilgisi olmalı&#8221;</em></p>
<p style="text-align: center;"><em><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/07/piknik.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-785" title="piknik" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/07/piknik.jpg" alt="" width="456" height="342" /></a><br />
</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://guzelonlu.com/blog/?feed=rss2&amp;p=773</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>sen bana</title>
		<link>http://guzelonlu.com/blog/?p=745</link>
		<comments>http://guzelonlu.com/blog/?p=745#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 Jul 2010 06:58:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bahar malik</dc:creator>
				<category><![CDATA[Küçük benzetmeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://guzelonlu.com/blog/?p=745</guid>
		<description><![CDATA[Bu blog&#8217;u takip edip aynı zamanda futbolla yakından ilgilenen insanlara biraz kırgınım. Geçen hafta tamamen profesyonel sebeplerle izlediğim bir dünya kupası maçı olmasa II. Carlos&#8217;un bilinmeyen özel hayatı ortaya çıkmayacaktı. Yeni kankam Carlos Piuuu&#8217;dan bahsediyorum. Müsabaka esnasında &#8220;Kim bu Carlos?&#8221; diye sormamın üzerine &#8220;sen adamın isminin Carlos olduğunu nereden biliyorsun?&#8221; cevabını alıp afallamam sonucunda tanıştığım [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu blog&#8217;u takip edip aynı zamanda futbolla yakından ilgilenen insanlara biraz kırgınım. Geçen hafta tamamen profesyonel sebeplerle izlediğim bir dünya kupası maçı olmasa II. Carlos&#8217;un bilinmeyen özel hayatı ortaya çıkmayacaktı.</p>
<p>Yeni kankam Carlos Piuuu&#8217;dan bahsediyorum. Müsabaka esnasında &#8220;Kim bu Carlos?&#8221; diye sormamın üzerine &#8220;sen adamın isminin Carlos olduğunu nereden biliyorsun?&#8221; cevabını alıp afallamam sonucunda tanıştığım futbolcudan. Yoksa&#8230; Yoksa olmadı sandığımız şey olmuş  olabilir mi? 2000&#8242;lerde mahzun kralın torunları İspanya sınırları içinde mi dolaşıyor? Bilmiyorum, hiç bilemiyorum. Lakin kafamda kırk tilki dolaşmıyor dersem yalan olur.</p>
<p>Size II. Carlos&#8217;tan<a href="http://guzelonlu.com/blog/?p=628" target="_blank"> bahsetmiş olmama rağmen</a> Piuuu Bey&#8217;le olan alakayı fark edip de beni uyarmadığınız için biraz darılmış durumdayım. Ayrıca ismi Dünyevi Zevkler Bahçesi olan bir blog&#8217;da bu konuyu irdelemen biraz garip değil mi diyecek olursanız &#8220;ödeştik&#8221; der geçerim. Bunu da bilin.</p>
<p>Şimdi bu blog yazısından kaçmanın zamanı. O zaman son kez zevk aldığımız biçimde hep beraber koşarak uzaklaşalım: Piuuu.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/07/carles-puyol.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-744" title="carles-puyol" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/07/carles-puyol.jpg" alt="" width="547" height="338" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://guzelonlu.com/blog/?feed=rss2&amp;p=745</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Haftasonu</title>
		<link>http://guzelonlu.com/blog/?p=729</link>
		<comments>http://guzelonlu.com/blog/?p=729#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 Jul 2010 13:13:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bahar malik</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fotoğraf çektim]]></category>
		<category><![CDATA[Seyahat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://guzelonlu.com/blog/?p=729</guid>
		<description><![CDATA[Ani bir kararla geçen haftasonunu deniz kenarında geçirmeye karar verdim. Çoğunluğun yağmur korkusuyla dışarı çıkmadığı günleri tercih ettiğim için minik tatilim düşündüğümden daha keyifli geçti. Kumsaldaki sessizliğin üstüne havanın tam da istediğim gibi olması neşeme neşe kattı. Denize girmek dışında sadece müzik dinlemeyi planlamıştım. Fakat zamanımı uzun yürüyüşler yaparak ve kitap okuyarak geçirdim. Bir gece ise [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;">Ani bir kararla geçen haftasonunu deniz kenarında geçirmeye karar verdim. Çoğunluğun yağmur korkusuyla dışarı çıkmadığı günleri tercih ettiğim için minik tatilim düşündüğümden daha keyifli geçti. Kumsaldaki sessizliğin üstüne havanın tam da istediğim gibi olması neşeme neşe kattı.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/07/hs2.jpg"><img class="size-full wp-image-730  aligncenter" title="hs2" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/07/hs2.jpg" alt="" width="560" height="420" /></a></p>
<p>Denize girmek dışında sadece müzik dinlemeyi planlamıştım. Fakat zamanımı uzun yürüyüşler yaparak ve kitap okuyarak geçirdim. Bir gece ise bacaklarımı uzattım ve Hatice&#8217;nin verdiği &#8220;Lost in Austen&#8221; isimli dört bölümlük mini diziyi izledim. Saklayacak değilim, dizinin bazı sahneleri gerçekten komikti.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/07/hs4.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-732" title="hs4" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/07/hs4.jpg" alt="" width="540" height="405" /></a></p>
<p>Sahilde bu küçük tırtıllardan o kadar çok vardı ki. Dayanamayıp bir tanesinin bikinili fotoğraflarını çektim.</p>
<p style="text-align: left;"><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/07/tırtıl.jpg"><img class="size-full wp-image-734  aligncenter" title="tırtıl" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/07/tırtıl.jpg" alt="" width="540" height="405" /></a></p>
<p style="text-align: left;">Uzun yıllardır balık tutma eyleminin sıkıcılığında ve sahip olduğu ritüelllerde tuhaf bir şiirsel yan olduğunu düşünürüm. Üstelik bendeniz balıkçılık kavramına terbiyesizlik ettiği öne sürülerek yıllar önce limana getirilip geri bırakılmış ve bu işi son derece ciddiye alan aile bireylerince dışlanmış bir insanım. (Bir daha aralarına kabul edilmedim çünkü kulağımda kulaklıklarım, elma yiyip bir yandan da kitap okuyarak balık tutamayacağım iddia edilmişti. Oysa kolumun iç kısmında tuttuğum oltadaki tüm hareketleri hissedebilir ve tüm balıkları haklayabilirdim. Kahraman terzi ekolünden geliyorum ben. Bir vuruşta yedi can! Heyt!)</p>
<p style="text-align: left;">Balıkçılıkla ilgili hiç şiir bilmiyorum, siz biliyor musunuz? Sadece <a href="http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/0/02/%C3%89douard_Manet_-_Fishing.JPG/800px-%C3%89douard_Manet_-_Fishing.JPG" target="_blank">şu tablo</a> geldi aklıma birden.</p>
<p style="text-align: left;"><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/07/hs3.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-735" title="hs3" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/07/hs3.jpg" alt="" width="553" height="415" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://guzelonlu.com/blog/?feed=rss2&amp;p=729</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>12. hafta: Woolf ve bilinç akışı</title>
		<link>http://guzelonlu.com/blog/?p=694</link>
		<comments>http://guzelonlu.com/blog/?p=694#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 24 Jun 2010 21:05:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bahar malik</dc:creator>
				<category><![CDATA[Proje: David Lodge]]></category>
		<category><![CDATA[Bilinç akışı]]></category>
		<category><![CDATA[Carson McCullers'ı çok sevmek]]></category>
		<category><![CDATA[David Lodge]]></category>
		<category><![CDATA[Mrs. Dalloway]]></category>
		<category><![CDATA[Stream of consciousness]]></category>
		<category><![CDATA[The Art of Fiction]]></category>
		<category><![CDATA[Virginia Woolf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://guzelonlu.com/blog/?p=694</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Bilinç akışı (stream of consciousness) terimini cümle içinde ilk kullanan Henry James&#8217;in psikolog ağabeyi William James olmuş. Bak bunu bilmiyordum, ilginçmiş&#8221; yazmışım her yerde yanımda dolaştırdığım için iyice buruşan sarı not kağıdına. Düzyazıda bilinç akışı temelde iki farklı yöntemle yapılabiliyor. Bunlardan ilki yazarının birinci tekil şahıs kullanarak dünyaya seslendiği ve tam da bu sebepten cümlelerine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;Bilinç akışı (stream of consciousness) terimini cümle içinde ilk kullanan Henry James&#8217;in psikolog ağabeyi <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/William_James" target="_blank">William James</a> olmuş. Bak bunu bilmiyordum, ilginçmiş&#8221; yazmışım her yerde yanımda dolaştırdığım için iyice buruşan sarı not kağıdına.</p>
<p>Düzyazıda bilinç akışı temelde iki farklı yöntemle yapılabiliyor. Bunlardan ilki yazarının birinci tekil şahıs kullanarak dünyaya seslendiği ve tam da bu sebepten cümlelerine &#8220;Ben&#8230;&#8221; diyerek başladığı iç monolog kullanımıdır. İkincisinde ise daha dolambaçlı bir yol izlenir. Üçüncü tekil şahıs ve geçmiş zaman kiplerinin tercih edildiği, rapor verir tarzda bir anlatımın benimsendiği bu yöntemin kökleri latif hanımefendi Jane Austen&#8217;e kadar uzansa da doruğa Virginia Woolf, James Joyce, Dorothy Richardson gibi isimlerle çıkmıştır. Kelime seçimlerinin karakterlere uygun şekilde yapıldığı bu yolda &#8220;düşündü&#8221;, &#8220;merak etti&#8221;, &#8220;kendi kendine sordu&#8221; gibi bazı yüklemler bilinçli bir şekilde yazıdan çıkartılır.</p>
<p><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/06/In-the-Room.jpg"><img class="size-full wp-image-698       aligncenter" title="In the Room" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/06/In-the-Room.jpg" alt="" width="393" height="470" /></a></p>
<p>Mrs. Dalloway ile okuyucunun ilk karşılaşması Woolf&#8217;un 1915 yılında yayımlanan <em>The Voyage Out</em> (<em>Dışa Yolculuk</em>) isimli romanıyla oldu. Woolf, Britanya üst sınıfından Mrs. Dalloway ve eşini satirik bir anlatımla bizlerle tanıştırmıştı. Mrs. Dalloway yazarın ilk romanındaki yan karakterlerden biriyken dördüncü romanda bizzat esas kahraman statüsüne erişti.</p>
<p>Kitap, &#8220;Mrs. Dalloway said she would buy the flowers herself&#8221; cümlesi ile açılıyor. Bizler Mrs. Dalloway&#8217;in kim olduğunu ya da neden çiçek alması gerektiğini bilmiyoruz. Süregelen bir yaşamın içine herhangi bir noktasından böylece girivermiş oluyoruz. Derken ikinci cümle geliyor: &#8220;For Lucy had her work cut out for her&#8221;. Bu cümleyle anlatılanın kadının kafasından geçenler olduğunu anlıyoruz. Üstelik  iki önceki paragrafta bahsettiğim yüklem kesintisinin de başarılı bir şekilde uygulanmış olduğu dikkatimizden kaçmıyor (değil mi? Lucy&#8217;nin işlerinin sıraya konulduğunu düşünen Mrs. Dalloway&#8217;in kendisi. Oysa ortalıkta &#8220;Lucy&#8217;nin işleri sıraya konmuştu zaten diye düşündü Mrs. Dalloway&#8221; gibi bir cümle yok). Ayrıca, &#8220;cut out for her&#8221; tam da Mrs. Dalloway&#8217;in düşünebileceği ve kurabileceği bir cümle olduğundan bir diğer şart olan karakterin ağzından konuşmanın da sağlandığını görmek bize mutluluk veriyor.  &#8220;And then thought Clarissa Dalloway, what a morning &#8211; fresh as if issued to children on a beach. What a lark! What a plunge!&#8221; ile kahramanımızın tam adını öğrenmiş oluyoruz. Clarissa, havanın güzelliğini sahildeki çocukların tazeliğine benzetiyor ilkin. Sahildeki çocuklar ise ona on sekiz yaşında yaşadığı tatilleri anımsatıyor ve düşünceler birbirini kovalamaya başlıyor.</p>
<p>Bilinç akışı konusuyla ilgili söylemek istediğim son bir şey daha var. Mrs. Dalloway&#8217;i okurken şunu düşündüm: Eğer iç monolog kullanılsa ve tüm bu cümleler birinci tekille kurulsa roman o kadar doğal olmayan bir hale dönüşürdü ki okuyucusunda asla bu etkiyi uyandıramazdı.</p>
<p><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/06/matisse_reading_woman.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-703" title="matisse_reading_woman" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/06/matisse_reading_woman.jpg" alt="" width="438" height="358" /></a></p>
<p>Haftaya D. H. Lawrence&#8217;ın Women in Love&#8217;ı var. Kabul edin, Lawrence okumanın zamanı gelmişti artık. Projeyi önce Emre&#8217;nin tam da projeyle ilgili konuşmamızın üzerine ödünç verdiği kitaplar ve dahası Carson McCullers&#8217;ın muazzam güneyli gotik tarzıyla aldattığıma dair bazı dedikodular çıkmış. Şunu söylemek isterim ki konu Carson McCullers olunca gerisi teferruattır. Ben değil, The Art of Fiction&#8217;da McCullers&#8217;a yer vermeyerek beni bu yola sokan Lodge utansın.</p>
<p><span style="color: gray; font-size: x-small;">* Resimleri Woolf&#8217;a uygun seçmeye çalıştım. Olmuş gibiyse iki kere göz kırpın.<br />
</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://guzelonlu.com/blog/?feed=rss2&amp;p=694</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Macera devam ediyor</title>
		<link>http://guzelonlu.com/blog/?p=706</link>
		<comments>http://guzelonlu.com/blog/?p=706#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 16 Jun 2010 14:06:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bahar malik</dc:creator>
				<category><![CDATA[Proje: David Lodge]]></category>
		<category><![CDATA[Tembellik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://guzelonlu.com/blog/?p=706</guid>
		<description><![CDATA[En yakın zamanda yazacağım.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/06/yeni-ciciler.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-714" title="yeni-ciciler" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/06/yeni-ciciler.jpg" alt="" width="560" height="420" /></a></p>
<p style="text-align: center;">En yakın zamanda yazacağım.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://guzelonlu.com/blog/?feed=rss2&amp;p=706</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>bahar 2010</title>
		<link>http://guzelonlu.com/blog/?p=681</link>
		<comments>http://guzelonlu.com/blog/?p=681#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 Jun 2010 12:31:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bahar malik</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fotoğraf çektim]]></category>
		<category><![CDATA[Küçük benzetmeler]]></category>
		<category><![CDATA[Şehirde seyahat]]></category>
		<category><![CDATA[All in an afternoon]]></category>
		<category><![CDATA[Edward Hopper]]></category>
		<category><![CDATA[Hopper?]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://guzelonlu.com/blog/?p=681</guid>
		<description><![CDATA[And the way you’re keeping silent Makes me think that I should be more quiet]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/06/bahar.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-680" title="bahar" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/06/bahar.jpg" alt="" width="583" height="387" /></a>And the way you’re keeping silent<br />
Makes me think that I should be more quiet</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://guzelonlu.com/blog/?feed=rss2&amp;p=681</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>11. hafta: Lodge ve Auster ile isimler</title>
		<link>http://guzelonlu.com/blog/?p=655</link>
		<comments>http://guzelonlu.com/blog/?p=655#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 28 May 2010 08:18:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bahar malik</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat vs.]]></category>
		<category><![CDATA[Proje: David Lodge]]></category>
		<category><![CDATA[David Lodge]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyatta isimler]]></category>
		<category><![CDATA[How Far Can You Go]]></category>
		<category><![CDATA[İyi İş]]></category>
		<category><![CDATA[Ne Kadar İleri Gidebilirsin]]></category>
		<category><![CDATA[New York Trilogy]]></category>
		<category><![CDATA[New York Üçlemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Nice Work]]></category>
		<category><![CDATA[Paul Auster]]></category>
		<category><![CDATA[The Art of Fiction]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://guzelonlu.com/blog/?p=655</guid>
		<description><![CDATA[Biriyle tanıştığımızda çoğunlukla adının bir şeylerin sembolü olduğunu ya da bu isme sahip olan varlıkla isim arasında büyük bir bağlantı olduğunu düşünmeyiz. Bize verilen adlar ya ebeveynlerimizin hayata karşı bakış açılarının ve gelecekle ilgili umut ve arzularının ya aile bağlarının ya da dönemin moda anlayışının bir sonucudur. Soyadları ise dedelerimiz/atalarımızın kendilerine yakıştığını düşündüklerini sahiplenmeleridir. Ne [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/05/Thomas_Wilmer_Dewing_-_A_Reading_-_1897.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-668" title="Thomas_Wilmer_Dewing_-_A_Reading_-_1897" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/05/Thomas_Wilmer_Dewing_-_A_Reading_-_1897.jpg" alt="" width="512" height="334" /></a></p>
<p>Biriyle tanıştığımızda çoğunlukla adının bir şeylerin sembolü olduğunu ya da bu isme sahip olan varlıkla isim arasında büyük bir bağlantı olduğunu düşünmeyiz. Bize verilen adlar ya ebeveynlerimizin hayata karşı bakış açılarının ve gelecekle ilgili umut ve arzularının ya aile bağlarının ya da dönemin moda anlayışının bir sonucudur. Soyadları ise dedelerimiz/atalarımızın kendilerine yakıştığını düşündüklerini sahiplenmeleridir. Ne isimlerimizin ne de soyadlarımızın varlığımızla büyük bir alakası yoktur. Bu açıdan baktığımızda konuyu daha da genelleştirirek &#8220;a rose by any other name would smell as sweet&#8221; diyenlere katılmamak elde değil.</p>
<p>Günlük hayatta soyadı Shepherd olan bir adamın ne çoban olduğunu düşünürsünüz ne de bu adamda ruhani bazı öğeler ararsınız. Oysa bu isme bir roman, sinema filmi ve hatta televizyon dizisinde rastladığınızda işler değişir (değişmiyor mu?). Sanat eserlerinde daha spesifik konuşacak olursak romanlarda isimler hiçbir zaman rastgele seçilmez.</p>
<p>Bu haftanın üç kitabı <em>How Far Can You Go?</em>, <em>Nice Work</em> ve <em>City of Glass</em>&#8216;ta da isimler büyük önem taşıyor. <em>How Far Can You Go?</em>, 1950&#8242;lerin Britanya&#8217;sındaki katolik gençlerin hayatlarını konu alıyor ve tüm adlar bu bağlamda seçilmiş durumda. Size asıl anlatmak istediğim <em>Nice Work</em>&#8216;te David Lodge&#8217;ın isim seçimleri gerçekten çok özenli ve başarılı. Bir üretim şirketinin mühendis genel müdürü ile genç bir akademisyenin şartların zorlaması ile bir araya gelmelerinin anlatıldığı romanda müdürün ismi Vic Wilcox, akademisyenin ismi ise Robyn Penrose. İngilizliği, erkekliği ve hırsı ön plana çıkan Vic&#8217;in isim seçiminde &#8220;victor&#8221;, &#8220;will&#8221; ve &#8220;cock&#8221; ile bağlantılı bir isim bulunarak bu baskınlıklar vurgulanmak istenmiş. Onun tam zıddı olan Robyn&#8217;in soyadı ise edebiyat ve güzellikle bağlantılı (&#8220;pen&#8221; ve &#8220;rose&#8221;). Yazar, &#8220;Robyn&#8221; ismini ise hem kadının feministliğine uygun düştüğü hem de kurguda çeşitli olanaklar sağladığı için seçmiş.</p>
<p>Lodge, kitabı yazmayı yarıladığı sıralarda birden E.M. Forster&#8217;ın benim proje kapsamında ilk tamamlamayı planladığım ama hala bunu başaramadığım kitabı <em>Howards End</em>&#8216;deki erkek karakterin isminin de Henry Wilcox olduğunu anımsamış (-ki Henry karakteri için de bu soyad biçilmiş kaftandır). Bunun üzerine de bu rastlantıyı vurgulamak üzere romanın yan karakterlerinden Marion&#8217;un giydiği t-shirt&#8217;ün üzerine &#8220;<a href="http://en.wikiquote.org/wiki/E._M._Forster" target="_blank">ONLY CONNECT</a>&#8221; cümlesini yerleştirivermiş. Peki, kitabı okumuş olanlar ya da okumayı planlayanlar için şimdiki sorumuz gelsin: Sizce Marion&#8217;un ismi neden Marion?</p>
<p>Devam ediyorum (pardon bunu içimden söylemiştim, bu yazıyı kaç günde yazdığıma dünyada inanmazsınız). Yazarının meşhur New York Üçlemesi&#8217;nde yer alan <em>City of Glass</em>&#8216;ta (tıpkı diğer ikisi <em>Ghosts </em>ve <em>The Locked Room</em>&#8216;da olduğu gibi) klişe bir dedektiflik hikâyesi anlamın, nedenselliğin ve kimliklerin sorgulandığı bir şüphecilik öyküsüne dönüştürülmüş. William Wilson takma adıyla kitap yazan Quinn isimli baş karaktere gelen yanlış bir telefon sonucunda Quinn arayana aradığı insanın kendisi olduğunu söyler. Böylece bir anda Paul Auster Dedektiflik Ajansı sahibi Mr Auster olur. Wilson ve Auster takma adlı Quinn, müşterisini hapisten yeni çıkmış olman Stillman&#8217;e karşı koruyacaktır. William Wilson&#8217;ın aynı zamanda Edgar Allan Poe&#8217;nun ünlü bir kahramanı olduğunu ve gene bu proje dahilinde o öyküyü de okuyacağımı hatırlatmak isterim.</p>
<p>Auster, üçlemesinde varlığın ve varlığın isminin değişebilirliğini türlü şekillerde vurguluyor ve bu öykülerin her birinin sonunda dedektif karakterinin ölmesi ya da ortadan kaybolması da bu karakterlerin isimlerin oluşturduğu labirentte kaybolup gitmelerini simgeliyor. İsterseniz dışarıda daha uzun konuşabiliriz ama en azından yazıyı burada sonlandırmanın iyi olacağını düşünüyorum.</p>
<p><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/05/John_Singer_Sargent_-_Dennis_Miller_Bunker_Painting_at_Calcot_.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-674" title="John_Singer_Sargent_-_Dennis_Miller_Bunker_Painting_at_Calcot_" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/05/John_Singer_Sargent_-_Dennis_Miller_Bunker_Painting_at_Calcot_.jpg" alt="" width="402" height="420" /></a></p>
<p>Yazma hızımın okuma hızıma erişemediği haftalara girmiş bulunuyoruz. Haftaya Virginia Woolf ve Mrs. Dalloway var. Projenin gidişatında size de bazı görevler düşüyor. Bunu aklınızdan çıkarmayın. İlk göreviniz şu dört-beş gün içinde bu yazıyı tamamlamak için beni sıkıştırmak. Dört, üç, iki, bir&#8230; Başla!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://guzelonlu.com/blog/?feed=rss2&amp;p=655</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>haleluya</title>
		<link>http://guzelonlu.com/blog/?p=657</link>
		<comments>http://guzelonlu.com/blog/?p=657#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 25 May 2010 07:47:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bahar malik</dc:creator>
				<category><![CDATA[Günlerin getirdikleri]]></category>
		<category><![CDATA[John Singer Sargent]]></category>
		<category><![CDATA[Portraits d'enfants]]></category>
		<category><![CDATA[The Daughters of Edward Darley Boit]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://guzelonlu.com/blog/?p=657</guid>
		<description><![CDATA[Hani derler ya, keşke başka bir şeyi bu kadar isteseymişim diye. Ben hiç demiyorum.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/05/boit_kizlari.jpg"></a></div>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-full wp-image-658" title="boit_kizlari" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/05/boit_kizlari.jpg" alt="" width="491" height="600" /></p>
<p style="text-align: center;">Hani derler ya, keşke başka bir şeyi<a href="http://guzelonlu.com/berber/?p=575" target="_blank"> bu kadar isteseymişim diye</a>. Ben hiç demiyorum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://guzelonlu.com/blog/?feed=rss2&amp;p=657</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gene Goya</title>
		<link>http://guzelonlu.com/blog/?p=628</link>
		<comments>http://guzelonlu.com/blog/?p=628#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 14 May 2010 11:35:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bahar malik</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fotoğraf çektim]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat Üstüne]]></category>
		<category><![CDATA[Goya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://guzelonlu.com/blog/?p=628</guid>
		<description><![CDATA[İspanya Hanedanı daha çirkinlerini görmemiş olsa gelmiş geçmiş en çirkin kral olabilecek III. Carlos ve çirkinlikte onunla yarışan oğlu IV. Carlos (ve onların çirkin evlatları, eşleri, kardeşleri&#8230;) maalesef Goya&#8217;nın patronlarıydı. Habsburg&#8217;larla başlayıp Bourbon&#8217;larla devam eden saltanattaki bu uğursuzluk hakkında saatlerce konuşabildiğimi daha önce kanıtladığım için bunu bir kez de burada tekrarlamayacağım, korkmanıza gerek yok. Sadece [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İspanya Hanedanı <a href="http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/2/29/Charles_II_%281670-80%29.jpg" target="_blank">daha çirkinlerini görmemiş olsa</a> gelmiş geçmiş en çirkin kral olabilecek <a href="http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/f/fc/Charles_III%2C_1786-88.jpg" target="_blank">III. Carlos</a> ve çirkinlikte onunla yarışan oğlu IV. Carlos (ve onların çirkin evlatları, eşleri, kardeşleri&#8230;) maalesef Goya&#8217;nın patronlarıydı. Habsburg&#8217;larla başlayıp Bourbon&#8217;larla devam eden saltanattaki bu uğursuzluk hakkında saatlerce konuşabildiğimi daha önce kanıtladığım için bunu bir kez de burada tekrarlamayacağım, korkmanıza gerek yok. Sadece bu muhabbetlerden birinin sonucunda II. Carlos&#8217;un portrelerine baktığımız Baykal&#8217;ın &#8220;bu adamın kral olduğuna emin misiniz? Kaynak gösterir misiniz?&#8221; tepkisini sizinle paylaşmamın konuyu kapatmak için yeterli olduğu kanısındayım.</p>
<p>Goya&#8217;ya III. Carlos döneminde sarayı süslemek üzere yapılacak duvar halılarının örnek kartonlarını hazırlama görevi verildiğinde ressamın bundan büyük bir mutluluk duyduğuna eminim. Çünkü Goya&#8217;nın o günlerdeki amacı (tahmin edebileceğiniz üzere) sanatını arzu ettiği gibi icra edebilmek değil, saraya bir şekilde kapağı atabilmekti. Bu işe IV. Carlos tahta geçtikten sonra dahi devam ediyor olmasının yani duvar halısı işinden daha fiyakalı bir göreve atlama yapamamış olmasının ise onda biraz moral bozukluğu yarattığını ben değil tarih yazıyor.</p>
<p>Çoğunluğun aksine ben bu örnek kartonları sever, ara sıra ilgi gösterir, detaylarında kaybolmaktan hoşlanırım. Onların Goya&#8217;nın başyapıtları olduğunu iddia edecek değilim, elbette. Fakat çalışmaların bütünündeki ön-goyaca halin güzelliği hoşuma gider. Bir halı için desenler de çizse, bir fresk de tasarlasa, dünyanın en çirkin saltanatının portrelerini de yapsa Goya hep kendidir zaten.</p>
<p>Şimdi, veliaht ve eşini eğlendirmek için çizilen neşeli gündelik yaşam manzaralarında geleceğe yönelik ipuçları bulma oyunumuzda sizinle paylaşacağım resme lütfen dikkatle bakın:</p>
<p><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/05/El_cacharrero.jpg" target="_blank"><img class="aligncenter size-full wp-image-634" title="El_cacharrero" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/05/El_cacharrero.jpg" alt="" width="447" height="527" /></a>Bu çalışmada ön figürler olarak yer alan genç, sağlıklı, dinç kız ve ona eşlik eden yaşlı, buruşmuş kadın bize aşağıdaki tablonun sinyallerini vermiyor mu sizce?</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/05/400PX-1.jpg" target="_blank"><img class="size-full wp-image-635 aligncenter" title="goya" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/05/400PX-1.jpg" alt="" width="280" height="420" /></a></p>
<p>Ve bu ikisindeki yaşlı kadınlar adım adım aşağıdaki resimlerin öncüsü olmamış mıdır?</p>
<p><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/05/iki_goyalar.jpg" target="_blank"><img class="aligncenter size-full wp-image-642" title="iki_goyalar" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/05/iki_goyalar.jpg" alt="" width="522" height="218" /></a></p>
<p>Bence olmuşlardır. Madem konuyu buraya getirdim, bir ekleme daha yapayım. Hem Janis Tomlinson hem de Robert Hughes aşağıdaki resimle ilgili ufak bir ayrıntıya dikkat çekerler. Güzelce bir gelin kızın çirkin (ama yüksek ihtimalle kendinden zengin ve üst seviyede) bir adamla evliliğini konu alan tabloya baktığınızda ilginizi ilk çeken kızın gerginliğinin ve heyecanının muazzam bir şekilde ifadesi oluyor (En azından bende öyle olmuştu). Oysa Tomlinson ve Hughes düşman misali kızcağızın ayaklarına takılmışlar ve diyorlar ki &#8220;Dikkat edecek olursanız gelin ayakkabılarını ters giymiş (sağı sola ve solu sağa). Goya&#8217;nın bu bilinçli hareketinin sebebi ise alt tabakadan gelen gelinin daha önce hiç bu tarzda pabuçlarının olmadığını vurgulamaktır.&#8221; Ressamın bu tarzda ironik detaylara yönelebilecek karakterde bir insan olduğuna gönülden inansam da bu yorumu biraz abartılı bulduğumu, insan saygı duyduğu kişilerin katılmadığı fikirlerine karşı çıkarken ne hissediyorsa işte o hislerle söylemek istiyorum: Robert Bey, Janis Hanım tüm saygımla belirtmek isterim ki bana kalırsa bu yorumunuzda biraz abartıyorsunuz.</p>
<p style="text-align: left;"><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/05/La_boda.jpg" target="_blank"><img class="aligncenter size-full wp-image-644" title="La_boda" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/05/La_boda.jpg" alt="" width="470" height="306" /></a></p>
<p style="text-align: left;">Son olarak &#8220;Ne olacak senin bu Goya&#8217;ya olan takıntın?&#8221; diyenler için son çalışmam &#8220;Goya! Adını taşlara kazıdığım adam&#8221; gelsin mi? Hadi gelsin de bu yazı da burada bitsin. Hem siz kurtulun, hem ben.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/05/bana_adini_taslara_kazitan_adam.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-649" title="bana_adini_taslara_kazitan_adam" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/05/bana_adini_taslara_kazitan_adam.jpg" alt="" width="554" height="370" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://guzelonlu.com/blog/?feed=rss2&amp;p=628</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>10. hafta: Kundera ve büyülü gerçekçilik</title>
		<link>http://guzelonlu.com/blog/?p=595</link>
		<comments>http://guzelonlu.com/blog/?p=595#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 07 May 2010 17:14:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bahar malik</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat vs.]]></category>
		<category><![CDATA[Proje: David Lodge]]></category>
		<category><![CDATA[Büyülü Gerçekçilik]]></category>
		<category><![CDATA[David Lodge]]></category>
		<category><![CDATA[Gülüşün ve Unutuşun Kitabı]]></category>
		<category><![CDATA[Magic Realism]]></category>
		<category><![CDATA[Milan Kundera]]></category>
		<category><![CDATA[The Art of Fiction]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://guzelonlu.com/blog/?p=595</guid>
		<description><![CDATA[Son kitabım Bendeki Boşlamayı Gel de Bana Sor&#8216;u yakında tüm seçkin kitabevlerinde bulabileceksiniz. Ama o güne kadar gelin bu durumu zorunlu bir ayrılık, uzun bir iç çekiş o da olmazsa &#8220;insanın kendine ayıracağı zaman mutlaka kaliteli olmalı değil mi ama cicim&#8221; olarak kabul edelim ve Milan Kundera ile büyülü gerçekçiliğe hızlı bir giriş yapalım. Gülüşün [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Son kitabım<em> Bendeki Boşlamayı Gel de Bana Sor</em>&#8216;u yakında tüm seçkin kitabevlerinde bulabileceksiniz. Ama o güne kadar gelin bu durumu zorunlu bir ayrılık, uzun bir iç çekiş o da olmazsa &#8220;insanın kendine ayıracağı zaman mutlaka kaliteli olmalı değil mi ama cicim&#8221; olarak kabul edelim ve Milan Kundera ile büyülü gerçekçiliğe hızlı bir giriş yapalım.</p>
<p><em>Gülüşün ve Unutuşun Kitabı&#8217;</em>nı bu proje kapsamında tekrar elime aldığım için çok memnunum. Kundera&#8217;yı ilk kez okumaya başladığımda o kadar coşkulu bir sevinç duymuştum ki bir çok eserini arka arkaya çok kısa bir sürede okumuştum. Bu yüzden Kundera&#8217;nın kitaplarını tek tek değerlendiremiyordum. Benim için onların hepsi tek bir büyük yapıt gibiydi. Sonuç olarak, yazarın neyi hangi kitabında yazdığını doğru hatırlayabileceğime dair şüphelerim vardı. Oysa aslında öyle değilmiş bunu geçen haftalarda gördüm. GVUK&#8217;taki en küçük detayları bile hatırlamam beni çok şaşırttı. Birazcık da hoşuma gittiğini sizden saklamayacağım.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/05/tanimadigim_insanlarin_okurken_fotograflarini_cektim.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-606" title="tanimadigim_insanlarin_okurken_fotograflarini_cektim" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/05/tanimadigim_insanlarin_okurken_fotograflarini_cektim.jpg" alt="" width="552" height="455" /></a></p>
<p>Gayet gerçekçi bir olayı gayet gerçekçi bir dil kullanarak anlatırken imkansız, olağanüstü şeylerin olması olarak tanımlayabileceğimiz büyülü gerçekçilik dediğim anda adeta bir kuralmışcasına Güney Amerika edebiyatından yani örneğin Marquez&#8217;den veyahut Cortazar&#8217;dan bahsetmek zorundayım. Bu bir.  Olayın sadece bu kıtayla sınırlı kalmadığını Salman Rüşdi, Günter Grass, yer yer Jeannette Winterson ve elbette ki Milan Kundera&#8217;yı sizlere hatırlatarak vurgulamam da bu yazının bir diğer şartı. Bu da iki.</p>
<p>Açıkçası İkinci Dünya Savaşı sonrası Çek tarihinden bir kesit sunan <em>Gülüşün ve Unutuşun Kitabı</em>&#8216;nın ne kadarını otobiyografi, ne kadarını kurgu, ne kadarını ise belgesel roman olarak algılamam gerektiğini bilemedim, hala da bilemiyorum. Sanki hepsi aynı anda doğruymuş gibi. 1948 yılında komünizmi sevinçle ülkesine buyur eden fakat kısa bir süre sonra söylememesi gereken bir şeyleri söylediği için partiden uzaklaştırılan Kundera, romanda bize 1950 yılında geçen bir yaz gününü de anlatıyor. O gün bir <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Milada_Hor%C3%A1kov%C3%A1" target="_blank">politikacı</a> ve <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Z%C3%A1vi%C5%A1_Kalandra" target="_blank">bir sürrealist sanatçı</a> asılmıştır ve ülkenin gençleri sokaklarda sevinç içinde dans edip şarkı söylerken Kundera onları uzaktan izlemektedir.  Bu dünyanın en sevilen şairlerinden biri olan Paul Eluard bu idamlara engel olabileceği halde (ve Kalandra onun arkadaşı olduğu halde) hiçbir şey yapmamıştır.</p>
<p>Kundera, sokaktaki şenliği izlerken bir anda insanların arasında Eluard&#8217;ı görür. Şair, barış ve kardeşlik hakkındaki şiirlerinden birini coşkuyla okurken  dans edenler yavaş yavaş göğe yükselmeye başlarlar.  Böyle bir olayın gerçekleşmesi imkansızdır, fakat Kundera o ana kadar durumu ve bu durumun oluşturduğu duyguyu okuyucusuna öylesine iyi bir şekilde aktarmıştır ki okuyucu fazla bir şüpheye kapılmadan insanların ayaklarının yerden kesildiğine inanır. Yazar, o kadar herkesten uzaklaşmış ve o kadar bir başınadır ki diğerleri &#8220;evet uçuyor olabilirler&#8221;. Dahası bu insanların ayaklarının yerden kesilmesi ile henüz asılmış olan rejim karşıtlarının ayaklarının yerden kesilmesi arasında kocaman bir tezat vardır ve bu tezat kurguyu daha da güzelleştirmektedir.</p>
<p><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/05/Bartholomé_-_The_Artists_Wife.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-621" title="Bartholomé_-_The_Artist's_Wife" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/05/Bartholomé_-_The_Artists_Wife.jpg" alt="" width="354" height="300" /></a></p>
<p>Kundera okumanın hissettirdiği o garip hazzı hatırlamama sebep olduğu için 10. haftayı sevgiyle uğurluyor ve 11. haftaya yelken açıyorum. 11. haftada bir değil, iki değil tam üç kitapla iddialı bir şekilde burada olacağım: Paul Auster&#8217;ın New York Trilogy&#8217;si, David Lodge&#8217;ın How Far Can You Go? ve Nice Work&#8217;ü. Heyecanla beklediğinize emin olduğum gelecek hafta &#8220;İsimler&#8221; konusunda konuşacağız.</p>
<p>O zamana kadar esen kalın -ki bence bir insanın kalabileceği en güzel haldir esenlik.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://guzelonlu.com/blog/?feed=rss2&amp;p=595</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sansür?</title>
		<link>http://guzelonlu.com/blog/?p=597</link>
		<comments>http://guzelonlu.com/blog/?p=597#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 02 May 2010 22:10:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bahar malik</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sanat Üstüne]]></category>
		<category><![CDATA[Black Paintings]]></category>
		<category><![CDATA[Goya]]></category>
		<category><![CDATA[Kara Resimler]]></category>
		<category><![CDATA[Oğlunu Yiyen Satürn]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://guzelonlu.com/blog/?p=597</guid>
		<description><![CDATA[1874 yılında Baron d&#8217;Erlanger&#8217;in emriyle Goya&#8217;nın Sağırın Beşi olarak bilinen yuvasının duvarlarına çizdiği Kara Resimler bu duvarlardan sökülerek tuvallere yerleştirildi. Bu resimlerden biri olan Oğlunu Yiyen Satürn (ki bu eserin Goya&#8217;nın yemek odasında bulunmasında feci bir ironi olduğunu kabul edersiniz sanırım) tuvallere geçiş sırasında restorasyondan sorumlu olan Martin Cubells&#8217;in ufak bir müdahalesiyle karşı karşıya kaldı. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/05/Saturno_devorando_a_sus_hijos.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-598" title="Saturno_devorando_a_sus_hijos" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/05/Saturno_devorando_a_sus_hijos.jpg" alt="" width="291" height="532" /></a></p>
<p style="text-align: left;">1874 yılında Baron d&#8217;Erlanger&#8217;in emriyle Goya&#8217;nın Sağırın Beşi olarak bilinen yuvasının duvarlarına çizdiği <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Kara_Resimler" target="_blank"><em>Kara Resimler</em></a> bu duvarlardan sökülerek tuvallere yerleştirildi. Bu resimlerden biri olan <em>Oğlunu Yiyen Satürn</em> (ki bu eserin Goya&#8217;nın yemek odasında bulunmasında feci bir ironi olduğunu kabul edersiniz sanırım) tuvallere geçiş sırasında restorasyondan sorumlu olan Martin Cubells&#8217;in ufak bir müdahalesiyle karşı karşıya kaldı. Cubells, halkın tepkisini çekmemek ve terbiyeyi korumak adına yarı erekte durumdaki Satürn&#8217;ün cinsel organının renk tonunu koyultarak organı görünmez hale getirdi.</p>
<p>Cubells&#8217;in sanattan rahatsız olabilmesini bir kenara bırakmaya hazırım, nitekim bu sık sık gördüğümüz bir durum. Ama çocuğunu vahşice yemekte olan yamyam baba betimlemesi üzerinde çalışan bu adamın gördükleri karşısında sadece babanın penisinden rahatsız olması zaman zaman aklıma geliyor ve bu sansür hikâyesini düpedüz tuhaf bulmaktan kendimi alamıyorum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://guzelonlu.com/blog/?feed=rss2&amp;p=597</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>9. hafta: Updike ve epifani</title>
		<link>http://guzelonlu.com/blog/?p=571</link>
		<comments>http://guzelonlu.com/blog/?p=571#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 Apr 2010 11:04:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bahar malik</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat vs.]]></category>
		<category><![CDATA[Proje: David Lodge]]></category>
		<category><![CDATA[David Lodge]]></category>
		<category><![CDATA[Epifani]]></category>
		<category><![CDATA[Epiphany]]></category>
		<category><![CDATA[James Joyce]]></category>
		<category><![CDATA[John Updike]]></category>
		<category><![CDATA[Rabbit Run]]></category>
		<category><![CDATA[Tavşan Kaç]]></category>
		<category><![CDATA[The Art of Fiction]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://guzelonlu.com/blog/?p=571</guid>
		<description><![CDATA[Nerede duyduğumu hatırlamadığımdan gerekli kredileri dağıtamayacağım ama bildiğim en güzel epifani tanımı şu sanırım: &#8220;It&#8217;s always love at first sight. Sometimes it takes time to recognize.&#8221; Bu duygusal başlangıcın ardından bu yazı nereye gider, John Updike&#8217;ın meşhur tavşan serisinin ilk kitabı Rabbit, Run (Tavşan Kaç) ile nasıl bağlanır hiç bilemiyorum. Bunu hep birlikte biraz sonra [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/04/2170730176_397c7ed3e0_o.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-573" title="rabbit run" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/04/2170730176_397c7ed3e0_o.jpg" alt="" width="328" height="542" /></a></p>
<p>Nerede duyduğumu hatırlamadığımdan gerekli kredileri dağıtamayacağım ama bildiğim en güzel epifani tanımı şu sanırım: &#8220;It&#8217;s always love at first sight. Sometimes it takes time to recognize.&#8221;</p>
<p>Bu duygusal başlangıcın ardından bu yazı nereye gider, John Updike&#8217;ın meşhur tavşan serisinin ilk kitabı <em>Rabbit, Run</em> (<em>Tavşan Kaç</em>) ile nasıl bağlanır hiç bilemiyorum. Bunu hep birlikte biraz sonra göreceğiz. Ama şuna eminim ki bir yerlerde James Joyce&#8217;dan bahsetmek zorundayım. Dahası James Joyce demişken <em>Epiphanies</em>&#8216;i de atlamamak durumundayım. Bilgisayarın başına oturma ve 9. haftayı tamamlama isteksizliğim göz önünde bulundurulacak olursa bu zorundalığı hemen yerine getirsem hiç fena olmayacak: Epifani, hıristiyanlıkta <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/M%C3%BCneccimler" target="_blank">üç kralın</a> (magi) Bebek İsa&#8217;yı ziyaret ederek onu ilk kez görmesi anlamına geliyor. Çocukluğunda sıkı bir katolik eğitim almış Joyce ise bu terimi &#8220;sıradan bir olay veya düşüncenin sonsuz bir güzelliğe çevrilmesi&#8221; olarak kabul etmiş ve <em>Dubliners</em> (<em>Dublinliler</em>),  <em>A Portrait of the Artist as a Young Man</em> (<em>Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi</em>) gibi eserlerinde epifaniden bol bol yararlanmış. Modern edebiyatta ise epifani dış gerçekliğin algılayan için transandantal bir önem kazanması manasına geliyor.</p>
<p style="text-align: left;"><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/04/reading_woman.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-576" title="reading_woman" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/04/reading_woman.jpg" alt="" width="553" height="415" /></a></p>
<p style="text-align: left;">Tavşan, Kaç&#8217;taki epifaniden önce eseri biraz anlatmam gerekiyor. Yazarın 1960&#8242;ta yayınlanan bu romanı 26 yaşındaki Harry Angstrom&#8217;un hayatından bir kesiti anlatıyor. Harry ya da arkadaşlarının kendisine lisedeki parlak basketbol günlerinde taktığı isimle Rabbit artık berbat bir kadınla evlidir, bir çocuğu vardır, bir tanesi daha yoldadır, hayatını berbat bir iş olan markette meyve sıkacağı satıcılığı ile kazanmaktadır.  Lisedeki basketbol başarısı belki de onun yaşamındaki tek güzel şeydir ve çok gerilerde kalmış gibi görünmektedir. Derken bir akşam evinden çıkar, bir anda kendini kaçarken bulur ve olaylar gelişir.</p>
<p style="text-align: left;">Son yıllarda özellikle Tom Perrotta romanlarında benzerlerini görmeye alıştığımız Tavşan, kaçma konusunda da tam bir başarısızlık örneğidir. Sizin anlayacağınız fazla uzağa gidemez. Karısı Janice ve kızın ailesinin bağlı bulunduğu kilisenin papazı durumu düzeltmek için Harry&#8217;e yardım etmeye karar verir ve onun nasıl biri olduğunu anlayabilmek için Harry&#8217;e golf oynamayı teklif eder.</p>
<p style="text-align: left;">David Lodge romanda Updike&#8217;ın ikilinin golf oynadığı sahneyi anlattığı kısmı epifani örneği olarak almış. Tavşan, ergenlik döneminde kulüpte golf çantalarını taşıyarak harçlığını kazandığı için oyunun kurallarını bilmektedir. Fakat, bu ön bilgi onun için yeterli olmaz ve ilk atışında başarısız olur. Bu sırada rahip Eccles ona karısını neden terk ettiğini sorar. Tavşan &#8220;Sana söylemiştim ya. Bir şeyler eksik&#8221; diye cevap verince Eccles, o şeyin ne olduğunu sorgulamaya başlar (&#8220;Neden bahsediyorsun Harry? Böyle bir şeyin varolduğuna emin misin? bu şey sert mi yumuşak mı? Mavi mi kırmızı mı?&#8221;) . Rahip bu sorularıyla Tavşan&#8217;ı sıkıştırırken genç adam ikinci atışını yapar. Bu atışı mükemmeldir. Tavşanın şöyle dediğini okuruz: &#8220;That&#8217;s it!&#8221; (&#8220;İşte bu!&#8221;) Böylece Updike&#8217;ın epifani paragrafları sona erer. Tavşan&#8217;ın topu deliğe sokup sokmadığı belirsiz ve aynı zamanda önemsizdir.  Önemli olan Harry&#8217;nin neyin eksik olduğunu fark edebilmiş olmasıdır.</p>
<p style="text-align: left;"><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/04/reading-woman-under-tree.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-581" title="reading woman under tree" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/04/reading-woman-under-tree.jpg" alt="" width="452" height="458" /></a></p>
<p style="text-align: left;">Lirizm ve metaforlar -bu projenin önceki konularını okumuş olanları şaşırtmayacağı üzere- epifanilerde de kullanılan iki önemli araç. Eğer fırsat bulur da Updike&#8217;a zaman ayırabilirseniz yazarın bu iki konuda da çok başarılı olduğunu göreceksiniz.  Harry&#8217;nin aydınlanmasından önceki paragraflarda ilk olarak şiirsel bir dille meyve ağaçlarını anlatıyor. Daha sonra ise yazı metaforik bir anlam kazanıyor (&#8220;his ball is hung way out, lunarly pale against the beautiful black blue of storms&#8221;) ve ardından Tavşan&#8217;ın Eccles&#8217;a &#8220;That&#8217;s it!&#8221; diye bağırıyor. O anda yaptığı işten bağımsız olarak evliliğindeki yanlışı gösteren o &#8220;that&#8217;s it!&#8221;i.</p>
<p style="text-align: left;">John Updike&#8217;lı, epifanili dokuzuncu haftayı da böylece tamamlamış olduk ve siz fark etmeseniz de çoktan Milan Kundera ve &#8220;Büyülü Gerçekçilik&#8221;le dolu onuncu haftaya yelken açtık. Sıkıntılarımı kolay tercihlerle aştığımı söyleyen olursa çok bozulurum haberiniz olsun.</p>
<p><span style="color: gray; font-size: x-small;">* İlk fotoğrafı üreten <a href="http://www.flickr.com/photos/ezu/" target="_blank">ezu</a>. İkincisi ise <a href="http://www.flickr.com/photos/thespeak/" target="_blank">thespeak</a>&#8216;e ait. Fotoğrafların orijinallerine <a href="http://www.flickr.com/photos/ezu/42764498/" target="_blank">buradan</a> ve<a href="http://www.flickr.com/photos/thespeak/4058915240/in/pool-518977@N24" target="_blank"> buradan </a>erişebilirsiniz.  Her iki fotoğrafın lisansı: <a href="http://creativecommons.org/licenses/by-nc-sa/2.0/deed.en" target="_blank">Attribution-Noncommercial-Share Alike 2.0 Generic</a>. Kendilerine yazımı bilmeden de olsa güzelleştirdikleri için teşekkür ederim.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://guzelonlu.com/blog/?feed=rss2&amp;p=571</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>8. hafta: Nabokov ve tumturaklı düzyazı üslûbu</title>
		<link>http://guzelonlu.com/blog/?p=548</link>
		<comments>http://guzelonlu.com/blog/?p=548#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 19 Mar 2010 20:52:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bahar malik</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat vs.]]></category>
		<category><![CDATA[Proje: David Lodge]]></category>
		<category><![CDATA[Annabel Lee]]></category>
		<category><![CDATA[David Lodge]]></category>
		<category><![CDATA[Edgar Allan Poe]]></category>
		<category><![CDATA[Fancy Prose]]></category>
		<category><![CDATA[John Lyle]]></category>
		<category><![CDATA[Lolita]]></category>
		<category><![CDATA[The Art of Fiction]]></category>
		<category><![CDATA[Vladimir Nabokov]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://guzelonlu.com/blog/?p=548</guid>
		<description><![CDATA[Bu haftaki yazıyla ilgili planladığım şey Lolita&#8216;nın örnek paragraflarını buraya kopyalamak ve sizlere &#8220;İşte fancy prose budur.&#8221; demekti. Bu fikrimi söylediğim bazı şahıslar beni kolaya kaçmaya çalışmakla suçlamasalar gönül rahatlığı ile yapacaktım da. Aslına bakacak olursanız muazzam güzellikte olduğunu düşündüğüm ve zaten çok ilgi görmüş bir romanla ilgili hayran sessizliğine gömülmenin kolaycılıkla bir alakası olmadığını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/03/lolita.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-553" title="lolita" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/03/lolita.jpg" alt="" width="460" height="288" /></a></p>
<p>Bu haftaki yazıyla ilgili planladığım şey <em>Lolita</em>&#8216;nın örnek paragraflarını buraya kopyalamak ve sizlere &#8220;İşte fancy prose budur.&#8221; demekti. Bu fikrimi söylediğim bazı şahıslar beni kolaya kaçmaya çalışmakla suçlamasalar gönül rahatlığı ile yapacaktım da. Aslına bakacak olursanız muazzam güzellikte olduğunu düşündüğüm ve zaten çok ilgi görmüş bir romanla ilgili hayran sessizliğine gömülmenin kolaycılıkla bir alakası olmadığını düşünüyorum. Üstelik bu romanın şanssız bir yanı da var. İnsanlar hakkında konuşmaya başladıklarında (bana kalırsa konuşmaya değecek tek şey olan) edebi güzelliğini hep atlıyorlar. Orhan Pamuk&#8217;un bir başka kitap için yazdığı satırların <em>Lolita</em>&#8216;da da geçerli olduğunu düşünüyorum: İnsanın dünyadaki yeri, edebiyatın temel işlevi, yazıyla insanoğlunun yapabileceği derin ve harika şeyler bu kitaba duyulan ilgi ve öfkenin gürültü ve dumanı arkasında kaybolduğundan bu eserin gerçek okuru <em>Lolita</em>&#8216;yı yalnız ele almayı tercih eder ve kitabın tuhaflığı ve yabanlığı ile kavga etmek yerine gösterdiği hazlara ve parlaklığına yönelir.</p>
<p>Bu kadar sözün ardından bir deneme yapmaya hakkım olduğunu düşünüyorum:</p>
<blockquote><p><em><span><span style="font-family: small;">Lolita, light of my life, fire of my loins. My sin, my soul. Lo-lee-ta: the tip of the tongue taking a trip of three steps down the palate to tap, at three, on the teeth. Lo. Lee. Ta.</span></span></em></p>
<p><span><em><span style="font-family: small;">She was Lo, plain Lo, in the morning, standing four feet ten in one sock. She was Lola in slacks. She was Dolly at school. She was Dolores on the dotted line. But in my arms she was always Lolita.</span></em></span></p>
<p><span><em><span style="font-family: small;">Did she have a precursor? She did, indeed she did. In point of fact, there might have been no Lolita at all had I not loved, one summer, a certain initial girl-child. In a princedom by the sea. Oh when? About as many years before Lolita was born as my age was that summer. You can always count on a murderer for a fancy prose style.</span></em></span></p>
<p><span><em><span style="font-family: small;">Ladies and gentlemen of the jury, exhibit number one is what the seraphs, the misinformed, simple, noble-winged seraphs, envied. Look at this tangle of thorns. [<a href="http://guzelonlu.com/blog/?page_id=559" target="_blank">Ya da...</a>]<br />
</span></em></span></p></blockquote>
<p>İşte &#8220;fancy prose&#8221; budur. &#8220;Yetmez&#8221; diyenler için gene de devam edeceğim (gönülsüzlüğümü fark edip yazıyı burada terk edin!). Dikkat ederseniz romanın açılışında varolan şey daha önce <a href="http://guzelonlu.com/blog/?p=407" target="_blank">Hemingway</a>&#8216;de gördüğümüz sözcük yinelemeleri değil, daha çok bir şiirde bulmayı umacağınız benzer seslerin tekrarıdır. İlk paragraftaki &#8220;l&#8221; ve &#8220;t&#8221; harflerinin hükümdarlığını ve yüklemsiz &#8220;light of my life, fire of my loins. My sin, my soul&#8221;daki lirikliği lütfen gözden kaçırmayın. Bunun hemen ardından &#8220;dil&#8221; kelimesiyle ilgili bir metafor geliyor ki bence bu da çok akıllıca. Müzikal bir tınının fark edilebileceği ikinci paragraf ve romanın konusunu bilmeyen okuyucuya ipuçlarını veren (&#8220;She did, indeed she did&#8221; şiirselliğini de atlamadan) üçüncü paragrafla okuyucu <em>Lolita</em>&#8216;nın içine daha da çekiliyor.</p>
<p><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/03/Léon-François_Comerre_-_La_Belle_Liseuse.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-555" title="MAL87783" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/03/Léon-François_Comerre_-_La_Belle_Liseuse.jpg" alt="" width="216" height="273" /></a></p>
<p>Son paragraftaki Edgar Allan Poe&#8217;nun meşhur şiiri <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Annabel_Lee" target="_blank"><em>Annabel Lee</em></a>&#8216;ye yapılan göndermeyi atlamamakta fayda var (Şiirin ilgili kısmında ne der Poe? I and my Annabel Lee/with a love that the winged seraphs of heaven/coveted her and me) Zaten<em> Lolita</em>&#8216;nın anlatıcısı Humbert Humbert daha sonraki bölümlerde genç kızlara olan ilgisinin küçük yaşlarda aşka düştüğü ve ölüm sebebiyle ayrıldığı Annabel isimli bir kız olduğunu açıklar. Poe, şiirinde kıskanç melekleri sevgilisini elinden almakla suçlar ve avuntuyu Annabel&#8217;in mezarının yanına uzanmakta bulur. Humbert&#8217;ın avuntusu ise kendi Annabel&#8217;inin yerine geçecek küçük kızlar aramasıdır.</p>
<p>Nabokov&#8217;un ana dili olmayan İngilizce&#8217;yi bu kadar iyi kullanabilmesi ve tumturaklı düzyazı üslûbundaki başarısı takdire şayan. Fakat, bana kalırsa yazarın bu romanda en iyi yaptığı şey abartırsa can sıkabilecek bu üslûbu ayarında kullanabilmesi olmuş. Nitekim  Lodge ilgili makalesinde fancy prose&#8217;un ilk örneklerinden birini de vermiş. John Lyle&#8217;ın 1578 yılında yazdığı <em>Euphues: the Anatomy of Wit</em> isimli romanı bir zamanlar çok ama çok popülermiş. Lyle tüm eserini şiirsel bir düzyazıymışcasına yazmışken (ve belki de tamamen bu sebepten şimdilerde adı sık anılmazken) Nabokov romanının farklı noktalarında &#8220;fancy prose&#8221;u hayranlık verici bir tadındalıkla kullanmayı bilmiş.</p>
<p><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/03/nabokov_lolita.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-556" title="nabokov_lolita" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/03/nabokov_lolita.jpg" alt="" width="279" height="455" /></a></p>
<p>&#8230; diyerek bu haftanın da sonuna geldik. Siz de hayran olduğum şeyleri anlatırken sıfatlara doyamadığımı fark etmiş oldunuz. Haftaya John Updike ve <em>Rabbit Run</em>&#8216;la (run run take a drag or two) buradayım. Bence bu proje şu ana kadar iyi gitti. Siz ne düşünüyorsunuz? [cümlesiyle bir kere daha yazısını soru sorarak tamamladı çok sayın B. M. Guzelonlu]</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://guzelonlu.com/blog/?feed=rss2&amp;p=548</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Konuk yazar</title>
		<link>http://guzelonlu.com/blog/?p=535</link>
		<comments>http://guzelonlu.com/blog/?p=535#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Mar 2010 14:26:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bahar malik</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Beni Ben mi Delirttim]]></category>
		<category><![CDATA[Guy Ritchie]]></category>
		<category><![CDATA[Jude Law]]></category>
		<category><![CDATA[Robert Downey Jr.]]></category>
		<category><![CDATA[Sherlock Holmes]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://guzelonlu.com/blog/?p=535</guid>
		<description><![CDATA[Bunu kendime neden yaptığımı bilmiyorum. Sherlock Holmes&#8217;ün bünyemde yarattığı heyecanı size vizyona girmesinden bir gün önce şu cümlelerle anlatmıştım, hatırlarsanız: &#8220;İnanması çok zor ama bu filmin fragmanını ilk kez birlikte izlediğim insan 4 gün sonra askerden döneceğine göre nereden baksanız 6 aydır bu filmi bekliyorum. Bu bekleyiş bende heyecan ve ilk heyecan yepyeni heyecanlar doğurduğundan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bunu kendime neden yaptığımı bilmiyorum. Sherlock Holmes&#8217;ün bünyemde yarattığı heyecanı size vizyona girmesinden bir gün önce şu cümlelerle <a href="http://guzelonlu.com/berber/?p=566" target="_blank">anlatmıştım</a>, hatırlarsanız:</p>
<p><em><span style="color: gray;">&#8220;İnanması çok zor ama bu filmin fragmanını ilk kez birlikte izlediğim insan 4 gün sonra askerden döneceğine göre nereden baksanız 6 aydır bu filmi bekliyorum. Bu bekleyiş bende heyecan ve ilk heyecan yepyeni heyecanlar doğurduğundan tam on gündür gizlice detaylarını planladığımız üzere ülkedeki gösterime giriş günü olan yarın sinemaya koşuyor, filme iyi gün kötü gün bağlılığımızı gösteriyor ve çok eğlenmeye yemin ediyoruz.&#8221;</span></em></p>
<p>Durum buydu. Sonrasında ne oldu dediğinizi duyar gibiyim. Gittik ve yeminimizden dönmeyerek çok eğlendik.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/03/sherlock-holmes.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-537" title="sherlock holmes" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/03/sherlock-holmes.jpg" alt="" width="560" height="372" /></a></p>
<p>Benim bu yukarıdaki satırları yazdığım gün bir başkası ise sevdiğim/ilgi duyduğum şeylerle ilgili sevdiğim insanlar üzerinde kurduğum iddia edilen baskıyı konu alan bir kompozisyon kaleme aldı. &#8220;Bunu blog&#8217;una eklerdin ekleyemezdin&#8221; derken günler geçti. En sonunda mağlubiyeti kabul ettim. Kendime neden bunu yaptığımı bilmiyorum ama artık elimden bir şey gelmiyor. Sizleri Benjamin Bey&#8217;in üşenmeden çizdiği grafikle süslediği yazısıyla başbaşa bırakıyorum:</p>
<p style="text-align: right;">14 Ocak 2010</p>
<h2><strong>Bahar Malik: Bir Sherlock Holmes Diktatoryası</strong></h2>
<p><strong> </strong></p>
<p>Her şey bir sene önce başlamıştı. Bahar Malik, Jude Law ve küçük Robert Downey&#8217;in oynayacağı Sherlock Holmes projesini duyduktan sonra eski Bahar olmayacağının sinyallerini vermişti.  Bir takım hareketler, yerli yersiz hülyalara dalmalar, olmadık yerlerde belli belirsiz gülümsemeler.</p>
<p>Sineye çektik. Bu haline de alıştık. Taa ki, o lanet Eylül gününe kadar.  Artık &#8220;çekiliyordu, çekilecekti&#8221; dedikoduları, yerini bilimum sinema forumunda &#8220;Sherlock Holmes geliyor&#8221;, &#8220;link yollayın link&#8221; konularına, Ekşi Sözlük&#8217;te &#8220;büyük ihtimalle olmamıştır. ı-ıh. yarısında çıkmaya ant içtim.&#8221; entry&#8217;lerine bırakıyordu. Vay vay vay. Bunu duyan Bahar durur mu? Agresifleşti, hiddetlendi. Her gördüğümde &#8220;aah Sherlock Holmes&#8217;ün vizyona girmediği lanet olası bir gün daha&#8221; ifadesi yüzünden okunuyordu. Böyle afralar tafralar, kadehi atmalar, bin parçaya bölmeler, meyler dökmeler&#8230;</p>
<p>Bu noktada, başka bir konuya da değinmek gerekiyor. Suçun tamamını Bahar Malik&#8217;e atmamak lazım. 1 yıl sonra çıkacak sinema filminin reklamını çok önceden yapan yapımcılara ne demeli? [Emre Kıyak tarzı alternatif iyi niyetli bakış açısı] Bahar Malik&#8217;in hassasiyeti olduğu filmler hususunda sinema sektörünün  daha dikkatli olmasını beklerdim. Demek istediğim, bir sabah uyandığımızda, ansızın sinemaların afişlerinde Sherlock Holmes&#8217;ü görsek hoş olmaz mıydı? En azından ben, şu an daha mutlu bir ortam içinde olabilirdim. Bahar Malik&#8217;in o şaşkınlık içerisinde bürünebileceği ruh hali inanın umrumda değil.</p>
<p>Son bir hafta. Bahar Malik&#8217;in ayağını daha çok sallarsa zamanın daha çabuk geçeceğine inandığı günler. Yani Bahar Malik&#8217;in Guy Ritchie&#8217;den, Jude Law&#8217;dan ne kadar bahsederse, AFM sahibinin acıyıp vizyon tarihini o kadar önceye çekebileceğini düşündüğü günler. Demek istediğim Bahar Malik&#8217;in mybilet.com&#8217;da ne kadar f5&#8242;e basarsa, o kadar çabuk bilet alabileceğini düşündüğü zamanlar.</p>
<p>Stratejiler oluşturuyor.</p>
<p>Adeta yaşlı kurt Mustafa Denizli&#8217;ymişcesine filmi kafasında oynayıp, %51&#8242;inde çok memnun kalıyor.</p>
<p>1 saat içinde &#8220;Cuma karşıya beş buçukta geçsem&#8230;&#8221; ile başlayan en az 40 cümle kurabiliyor.</p>
<p>Haritadan, gidebileceği muhtemel sinemaları, bu sinemaların etrafındaki yeme-içme mekanlarını, ola ki bir aksilik oldu, en yakın sinemayı, taksi duraklarını, eczaneleri, kuaförleri, esnaf ve sanatkarlar odasını [filmi beğenmediğinde şikayet etmeye merci arıyor] tam bir profesyonelcesine araştırma.</p>
<p>Sadece kendi için de değil. Benim için bir sinamaya gitme senaryosu dikta ediyor. Allahtan insaflı bir diktatör, en azından seçme hakkı koyuyor. Pazar gününe kadar izlemem gerekiyormuş. İşin tuhaf yönü, bende de bir stres oluşmadı değil hani. Birazdan karşısındaki duvara &#8220;Faşizm film izleme yasağı değil, mecburiyetidir&#8221; yazabilirim. O raddedeyim. O radde.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/03/bahargrafik.jpg" target="_blank"><img class="aligncenter size-full wp-image-538" title="bahargrafik" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/03/bahargrafik.jpg" alt="" width="596" height="265" /></a><font size ="x-small">[Büyütmek için üstüne tıklayın]</font></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://guzelonlu.com/blog/?feed=rss2&amp;p=535</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>7. hafta: Salinger ve ergen konuşma ağzı</title>
		<link>http://guzelonlu.com/blog/?p=462</link>
		<comments>http://guzelonlu.com/blog/?p=462#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 05 Mar 2010 19:08:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bahar malik</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat vs.]]></category>
		<category><![CDATA[Proje: David Lodge]]></category>
		<category><![CDATA[Bernie Rhodenbarr]]></category>
		<category><![CDATA[Çavdar Tarlasında Çocuklar]]></category>
		<category><![CDATA[David Lodge]]></category>
		<category><![CDATA[Dokuz Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Gönülçelen]]></category>
		<category><![CDATA[Holden Caulfield]]></category>
		<category><![CDATA[Huckleberry Finn]]></category>
		<category><![CDATA[Igby Goes Down]]></category>
		<category><![CDATA[J. D. Salinger]]></category>
		<category><![CDATA[Lawrence Block]]></category>
		<category><![CDATA[Lolita]]></category>
		<category><![CDATA[Mark Twain]]></category>
		<category><![CDATA[Nabokov]]></category>
		<category><![CDATA[Salinger]]></category>
		<category><![CDATA[Skaz]]></category>
		<category><![CDATA[Teenage Skaz]]></category>
		<category><![CDATA[The Art of Fiction]]></category>
		<category><![CDATA[The Catcher in the Rye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://guzelonlu.com/blog/?p=462</guid>
		<description><![CDATA[Diyeceğim, bunca okuldan bunca yerden ayrıldım da bir kez olsun ayrıldığımı anlayamadım. Tiksinirim bundan. Ayrılığın üzüntülü ya da kötü olması umurumda değil, ama bir yerden ayrıldım mı oradan ayrıldığımı bilmeliyim. Bilmezseniz, daha çok koyar insana. J.D. Salinger ile tanışmama size daha önce de bahsettiğim derginin ilk sayısı vesile olmuştu. Pek çoğunuzun aksine yazarın ilk okuduğum [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><em>Diyeceğim, bunca okuldan bunca yerden ayrıldım da bir kez olsun ayrıldığımı anlayamadım. Tiksinirim bundan. Ayrılığın üzüntülü ya da kötü olması umurumda değil, ama bir yerden ayrıldım mı oradan ayrıldığımı bilmeliyim. Bilmezseniz, daha çok koyar insana. </em></p></blockquote>
<p>J.D. Salinger ile tanışmama size daha önce de <a href="http://guzelonlu.com/blog/?p=279" target="_blank">bahsettiğim derginin</a> ilk sayısı vesile olmuştu. Pek çoğunuzun aksine yazarın ilk okuduğum kitabı <em><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/The_Catcher_in_the_Rye" target="_blank">The Catcher in the Rye</a> </em>değil, dergide yeni çıktığı için reklamı yapılan <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Nine_Stories_%28Salinger%29" target="_blank"><em>Dokuz Öykü</em>&#8216;</a>ydü. Bu haftaki okumalar için elimdeki Salinger külliyatını tekrar ortaya döktüğümde hatırlamadığım detaylar ortaya çıktı. Örneğin kitabı Zonguldak&#8217;taki Gençler Sahaf isimli bir dükkandan almışım (<em>Dokuz Öykü</em>&#8216;nün içinden kitabın reklamının olduğu bir ayraç çıktı. Üzerine kocaman harflerle &#8220;Zonguldak Hatırası&#8221; yazmışım). O günleri düşündüğümde şehri ziyaret etmiş olmam garip gelmedi. Ama aynı şeyi bu kitabı oradan almış olmam için söyleyemeyeceğim. Şimdi düşünüyorum da Salinger&#8217;ın bendeki ilk intibası &#8220;dehşetli&#8221; bir beğeni olmuş olmalı. Çünkü <em>Dokuz Öykü</em>&#8216;yü Burcu&#8217;ya okuması için verdiğimi hatırlıyorum. Burcu o günlerini Asimov dünyasında kaybolarak geçiren bir arkadaşımdı ve ünlü bilimkurgu kitaplarını keşfetmekle meşgul bu gence türü bilimkurgu olmayan bir kitabı okuması için tavsiye (ve muhtemelen ısrar) ediyorsam o kitaba &#8220;aşırı derecede&#8221; güveniyor olmam gerekiyordu.</p>
<p>Sonrasında, o günlerimde taklit ettiğim kuzenimin kitapları arasında <em>Gönülçelen</em>&#8216;i bulmuş ve tanıdık bir yazarla karşılaşmanın verdiği sevinçle okumuştum romanı. Diğer eserlerini nerede ve nasıl okuduğumu hatırlamasam da 20 yaşımdan önce Salinger&#8217;ları bitirdiğime eminim. Birkaç sene evvel, bir anda hissettiğim bir coşkuyla <em>The Catcher in the Rye</em>&#8216;ı bir kere daha elime almıştım. Aslına bakacak olursanız Salinger arada bir geri dönüp tekrar tekrar okuyabileceğiniz öyküler anlatmış hep.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/03/catcher_in_the_rye.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-527" title="catcher_in_the_rye" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/03/catcher_in_the_rye.jpg" alt="" width="253" height="353" /></a></p>
<p>Salinger&#8217;ın kendi seçimi olan erken inzivası ve az sayıdaki yayınlanmış eserinin aramıza bir mesafe koyduğunu yalanlayacak değilim. Gene de yaşamımın farklı zamanlarında Salingervari şeylerden hoşlanmaktan geri durmadım. <a href="http://www.imdb.com/title/tt0280760/" target="_blank">Igby Goes Down</a>&#8216;u şevkle izlememin ya da daha birkaç sene önce hem <a href="http://guzelonlu.com/berber/?p=28" target="_blank">Naïve.Super</a>&#8216;i hem de <a href="http://guzelonlu.com/berber/?p=107" target="_blank">The perks of Being a Wallflower</a>&#8216;ı size tavsiye etmemin tek sebebinin Salinger tarzını hatırlatıcı şeylere duyduğum ilgi olduğu bir gerçek (En sevdiğim <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Bernie_Rhodenbarr" target="_blank">Bernie Rhodenbarr</a> macerasının <a href="http://www.amazon.com/Burglar-Rye-Bernie-Rhodenbarr-Mysteries/dp/0060872896/ref=sr_1_1?ie=UTF8&amp;s=books&amp;qid=1267447242&amp;sr=8-1-spell" target="_blank"><em>The Burglar in the Rye</em></a> olması da sadece Lawrence Block&#8217;ın yazınsal başarısı olmasa gerek). Yazarın ölüm haberini aldığımda hissettiğim duygu ise sevgiyle karışık saygı duyduğum uzak bir tanıdığın ölümü karşısında hissedebileceğim buruk bir kırıklık oldu. Salinger, yazdıklarını artık okuyucusuyla paylaşmamaya karar vermesiyle bir sonraki kitabını heyecanla beklediğin, bilerek ya da bilmeden aldığın dergilerde yeni hikâyesini gördüğünde sevindiğin, makalelerini senin kadar onu sevdiğini bildiklerinle paylaştığın, herhangi bir güncel olay hakkında kulağına bir cümlesi çalındığında gülümsediğin, önemsiz olduğunu bilmene rağmen aldığı ödülleri kimseye çaktırmadan alkışladığın insan olmamayı tercih etmişti. Salinger, tamamen tek taraflı olarak yıllar yıllar önce &#8220;Şu bizim Salinger&#8221; olmamayı seçmişti. Ölümü, kontrolünün dışında da olsa seneler sonra kendisiyle ilgili okuruyla paylaştığı yepyeni bir şey oldu. Çıkartılan tantananın büyüklüğünde bunun da etkisi olduğunu düşünüyorum. Okuyucusu giderayak onun istemediği o statüyü -Şu bizim Salingerlığı- yazara geri vermeye çalıştı. Bence başaramadı, bundan sonra yaşanacaklar da yazarın yarattığı Salinger yoksunluğunu değiştiremeyecek.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/03/salinger.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-512" title="salinger" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/03/salinger.jpg" alt="" width="294" height="451" /></a></p>
<p>Biraz da &#8220;Teenage Skaz&#8221;dan bahsederek bu haftayı tamamlamak isterim. Rusça kökenli bir kelime olan <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Skaz" target="_blank">skaz</a> birinci tekil şahsın olayları yazı dilinden ziyade konuşma diliyle anlatması manasına geliyor. Bu tarzda yazılmış romanların bir diğer ayırt edici özelliği ise anlatıcının kendisinden &#8220;ben&#8221; diye bahsederken okuyucusuna &#8220;sen&#8221; diye seslenmesidir. Lodge, ABD&#8217;li yazarların skaz&#8217;ı İngiliz ve Avrupa edebiyat geleneğinden kaçış yolu olarak kullandıklarını söylemiş. Bunu ilk yapan da <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Huckleberry_Finn" target="_blank">Huckleberry Finn</a> ile Mark Twain olmuş. Huck Finn&#8217;in mirasçısı olan <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Holden_Caulfield" target="_blank">Holden Caulfield</a>&#8216;ın roman boyunca sürdürdüğü anlatım tarzına baktığımızda sık sık tekrarlar yaptığını, duygularını gençlere özgü abartılı sıfatlarla ifade ettiğini, kısa ve tamamlanmamış cümleler kurduğunu, konuşurken yapılabilecek dilbilgisi hatalarına sık sık düştüğünü görebiliyoruz. Salinger&#8217;ın kullandığı bu tarz okuyucunun dikkatini roman üzerinde yoğunlaştırmasına büyük katkı sağladığı gibi eseri ilginç hale getiren faktör de oluyor. Salinger, bütün kısıtlamalarına rağmen (metaforlardan sakınma, edebi bir yazın dili kullanamama gibi) on yedi yaşında New Yorklu bir ergeni kendisine anlatıcı olarak seçmiş. <em>The Catcher in the Rye</em>&#8216;ın &#8220;teenage skaz&#8221;ın başarıyla uygulandığı bir roman olduğunun en büyük kanıtı ise romanın son 60 yılda efsane halini almış olmasıdır herhalde.</p>
<p><center><div id="attachment_500" class="wp-caption aligncenter" style="width: 410px"><a href="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/03/Egg_companions.jpg"><img class="size-full wp-image-500" title="Egg_companions" src="http://guzelonlu.com/blog/wp-content/uploads/2010/03/Egg_companions.jpg" alt="" width="400" height="331" /></a><p class="wp-caption-text">Bugünlerde çok yoğun olduğumdan projeyi yetiştirebilmek için en olmadık yerlerde dahi kitap okuyorum. Sanırım bu sebepten sağ taraftaki hanımefendiyi kendime çok yakın hissettim. Sol taraftaki hanımı ise resmen kıskandım.</p></div></center></p>
<p>Haftaya (birkaç gün içinde) Vladimir Nabokov&#8217;un <em>Lolita</em>&#8216;sını Fancy Prose (tumturaklı düzyazı üslubu)<span style="font-size: x-small;">[1]</span> konusuna örnek olduğu için konuşacağız. Lolita ne harika bir roman ama değil mi?</p>
<p><span style="color: gray; font-size: x-small;">[1] Fancy Prose&#8217;a &#8220;süslü düzyazı&#8221; demeyi düşünüyordum ama Fatih Özgüven&#8217;in bu şekilde çevirdiğini görünce &#8220;tumturaklı düzyazı&#8221;yı kullanmaya karar verdim.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://guzelonlu.com/blog/?feed=rss2&amp;p=462</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
