5. hafta: Ishiguro ve güvenilmez anlatıcı
Posted: January 29th, 2010 | Author: bahar malik | Filed under: Edebiyat vs., Proje: David Lodge | Tags: Catcher In the Rye, Çocukluğumu Ararken, David Lodge, Emma Thompson, Günden Kalanlar, Kazuo Ishiguro, Salinger, The Art of Fiction, The Remains of the Day, Vanity Fair, William Makepeace Thackeray | 3 Comments »The Art of Fiction‘ın sağladığı yararlardan biri de yaşamımın geçmiş dönemindeki şaşkınlıklarımı ve hatalarımı birer birer düzeltmeme olanak sağlaması oldu. İzin verirseniz bu haftaya şu cümleyle başlamak istiyorum: Kazuo Ishiguro‘yu severim ve çalışmalarını takip ederim. Benim Ishiguro hakkındaki en büyük ikilemim ise Günden Kalanlar hakkındaydı. Booker Ödülü de aldığını bildiğim ve yazarın başyapıtı kabul edilen bu romanın ne diğer romanlarından farkını ne de esere verilen bu değeri anlayamıyordum. Dahası 1990′larda çekilmiş ve övgüler almış (benim bir türlü izleyemediğim) film versiyonunda Emma Thompson ve Anthony Hopkins’in hangi rolleri canlandırdığı ve bu rollerin nasıl başrol kabul edildiğini de algılayamıyordum. (Bu arada ileride bir gün bana “doksanların klasiklerine bir örnek verir misiniz?” diye sorarlarsa cevabımın “Emma Thompson bütün İngiliz romanlarının film uyarlamalarında katiyetle başrol oynamalı görüşü” olacağına eminim)
Lafı fazla uzatmayacağım. David Lodge’ın “The Unreliable Narrator” makalesindeki örnek paragrafı okuduğumda aniden benim Günden Kalanlar’ı hiç okumadığımı ve senelerdir Günden Kalanlar zannettiğim kitabın Çocukluğumu Ararken olduğunu fark ettim. Bunca zamandır kitapla ilgili tüm düşüncelerim aslında başka bir esere aitti. Bu kadar şaşkınlığın neye delalet olduğunun yorumunu size bırakıyorum. Bunun bir tedavisi mutlaka olmalı! Araştıracağım.

Böyle olunca en yakındaki kitabevine gidip romanı satın aldım ve okudum. Şimdi size büyük bir sır vereceğim: The Remains of the Day gerçekten çok başarılı romanmış. Yazarın Stevens karakterini büyük bir incelik, özen ve dikkatle oluşturduğu fikrim sayfalar ilerledikçe daha da pekişti ve sonlara doğru Ishiguro’nun bu eserde yaptıklarına duyduğum saygı büyük boyutlara ulaştı. Büyük farkındasızlığın romanında olaylara Stevens’ın bakış açısı ile yaklaşmak güzel bir tecrübeydi. Doğru bir benzetme olmadığının farkındayım ancak Stevens zaman zaman bende David Brent‘in de oluşturduğu gerginliğe sebep oldu. Onun bir şeyleri anlamasını, onun doğru adımı atmasını, onun yaşananların manasını kavramasını gönülden diledim (Hiçbir zaman bu dileğimin gerçekleşmeyeceğini bile bile).
Romanın bende bıraktığı etki o kadar yoğun oldu ki ilk kez Lodge’ın makalesinde işlediği konuyu “yeterince” iyi değerlendiremediğini bile düşündüm. Hatta çirkefçe ileri gidip Ishiguro’nun bu kitapla Booker’ı aldığı sene adaylardan biri acaba Lodge mıydı fikrini ortaya attım. Fakat sonunda Ishiguro’ya bu ödülü veren jürinin başındaki ismin Lodge olduğunu öğrenip utançla içime kapandım.

Ancak şu günlerde ne anlama geldiğini kavrayabildiğim bir sahne
The Remains of the Day, güvenilmez bir anlatıcı tarafından sizlerle paylaşılan çok ince bir öykü. Kurgunun doğası gereği bir anlatıcı her zaman yanlış şeyleri anlatamaz, yalan söyleyemez. Çünkü bunu sürekli yaptığında söylediklerinin bütünü okuyucunun gerçeği haline gelir. Güvenilmez bir anlatıcı yaratabilmek, yani onun nerede bir şeyler gizlediğini/algılayamadığını/farklı anlattığını okuyucunun fark edebilmesini sağlamak ancak yazarın ustalığı olabilir. The Remains of the Day, anlatıcısı bir kere bile aşktan bahsetmemesine rağmen içinde büyük bir aşk hikâyesini barındırıyor. Mr Stevens’ın kimi zaman fark etmediği, kimi zaman kendi prensipleri içinde kaybolduğundan göremediği, kimi zaman ise ısrarla tersinin olduğunu iddia ettiği olayların nasıl gerçekleştiği okuyucu tarafından açık bir şekilde anlaşıyor. Son sözüm: Ben, Bahar Malik, bu kitabı yanlış anlaşılmaların ardından sonunda okuyabilmiş olduğum için çok memnunum.
Haftaya William Makepeace Thackeray’nin Vanity Fair‘iyle “Sürpriz” konusu vardı. Fakat, bu hafta içinde olan üzücü bir gelişme sebebiyle planlarımda ufak bir değişiklik yaptım. Gelecek hafta J. D. Salinger okuyacağım. The Catcher In the Rye‘ın üstünden bu sefer de “Teenage Skaz” konusuna eğilmek için geçmeyi ve kendimce yazarı küçük bir şekilde de olsa anmayı planlıyorum. Belki siz de katılmak istersiniz.

Şimdi elimizdeki metne şöyle bir bakalım: Birinci cümlede gözümüze çarpan sözcük “fall” (sonbahar) oluyor. “Fall” ikinci cümlede karşımıza tekrar “cold” (soğuk) ve “dark” (karanlık) ile birlikte çıkıyor. Üçüncü cümlede ağırlığını ortaya koyan “wind” (rüzgar) dördüncü cümlede iki kere daha söylenerek hükümdarlığını ilan ediyor. Derken paragrafın son cümlesinde doruk noktasına ulaşılıyor: “cold”, “fall”, “wind” kelimelerinin tek bir cümlede kullanışına şahit oluyoruz. Peki tüm bunlar öykünün başlangıcını itici hale getiriyor mu? Kesinlikle hayır. Aksine ortada hayranlık verici güzellikte ve görebildiğimizin çok ötesinde anlamlar taşıyan bir paragraf var. Bir kere bile ölüm demeden ölümün varlığı ancak bu kadar incelikli ve edebi bir üslupla verilebilirdi, verilmiş de.

Geçmiş Yorumlar