6. hafta: Thackeray ve Sürpriz

Posted: February 11th, 2010 | Author: bahar malik | Filed under: Edebiyat vs., Proje: David Lodge | Tags: , , , , , , , , | 2 Comments »

fenner-behmer - bucherwurm

Söz verdiğim şekilde ilerleyemediğim dikkatinizi çekmiştir. Çünkü geçen hafta Vanity Fair‘i bitirme hırsına kapıldım ve bir de baktım ki tek satır Salinger okumadan günler geçivermiş.

Kahramanı olmayan roman Vanity Fair‘i ilk ergen günlerimde okumuş olmayı isterdim. Şu yaşımda beni biraz yorduğunu ve ilgimi yeteri kadar cezbedemediğini itiraf ediyorum. Eserle ilgili mutlaka söylenmesi gereken tek şey şu: Thackeray öyle bir dünya kurmuş ki beş yaşındaki minik bir çocuğa dahi sempati duymanıza tüm gücüyle engel oluyor. Herhangi bir karaktere merhamet hissetmeye başladığınız an Thackeray, bu karakterin zaafları, hataları ve eksiklerini size tekrar tekrar hatırlatmaktan çekinmiyor (Bu durumun tam aksi için de benzer bir çaba var).  Tüm bunlara rağmen yazarın acımasız ya da insafsız olduğunu düşünmedim. Aksine, sarkastik anlatım tarzına rağmen fazlasıyla realist bir romanla karşı karşıya olduğuma kanaat getirdim. Öte yandan, bu roman edebi kaygıların sonucu mu bu boyutta yazılmış yoksa yazarının anlatma coşkusu mu bu neticeyi doğurmuş sorusu hakkında herhangi bir Thackeray okuruyla tartışmaya hazırım.

Gelelim sürpriz konusuna. Bir kere şunu kabul edelim: Bilge anlatıcımız herkesi alaya almayı sevdiği gibi biz okurları şaşırtmayı da çok seviyor. Bir roman ilk kez okunduğunda okuru için gelişen her durum sürprizdir aslında. Thackeray ise kendi ufak tefek sürprizleriyle bizleri esere bağlamaya çalışıyor ve bu sürprizlerin her biri kendi içinde nükte barındırıyor. The Art of Fiction‘da örnek olarak alınan kısım romanın 14. bölümünün sonunda yer alıyor. Eser ilk kez bir seri olarak tefrika edildiğinde bu kısım 4. cildin sonuymuş ve dönemin okuyucuları bir soap opera izleyicisi gibi bir sonraki bölümün yayınlanmasını merakla beklemişler (“Aman tanrım! Becky evli miymiş? Peki ama kimle?” diyerek).  Şunu kabul edelim: Bu sürprize iyi hazırlanılmış. Öncesinde kaba bir tabirle yeterli yem ortaya atılsa da okuyucunun şüphelenmesine engel olunuyor. Her ne kadar benim gibi 20 sayfa öncesinden durumu çözen deneyimli 2000′li yılların okuyucuları için bu şaşırtmacalar şaşırtmaca olmaktan biraz uzak olsa da yazarın tarzını dönemi içinde takdir ettiğimi söylemek isterim. Son cümlemi de söyleyeyim de içimde kalmasın: Bu okuduklarım elbette ki sonraki yüzyılda ortaya çıkan popüler isimler Ian M. Banks, Chuck Palahniuk ya da Trevanian gibi okuyucuyu şok eden yazarların yaptıkları yanında çok masum kalıyor.

Haftaya Salinger ve Teenage Skaz konusuna değineceğimden yüzde yüz eminim. Kitabın yarısına geldiğim için bu kadar kesin konuşuyorum. Geçen hafta önerimi gerçekleştirdi iseniz neden Nine Stories‘i de okumuyorsunuz? Size bu kadar harika önerilerde bulunacak başka bir blog da yoktur.  Burada olduğunuz için çok şanslısınız bence. Haftaya iddialı bir yazıyla aranızdayım. Bekleyin, göreceksiniz.

[Pazar günü başladığım bu yazıyı suçluluk duygusuyla bugün zorlayarak tamamladım. Yazıya güvenmeyince yukarıdaki resmi seçtim ki ilginizi sıcak tutabileyim. Hatta aşağıya da bir tane yerleştirip 6. hafta yazısıyla büyük beğeni kazanmayı hedefliyorum. Keşke biraz daha fazla vakte  sahip olsaydım. Deniz altında nefes alabilmekten sonra en çok istediğim şey bu.]

jean_jacques_henner_-_la_liseuse