Posted: March 19th, 2010 | Author: bahar malik | Filed under: Edebiyat vs., Proje: David Lodge | Tags: Annabel Lee, David Lodge, Edgar Allan Poe, Fancy Prose, John Lyle, Lolita, The Art of Fiction, Vladimir Nabokov | 3 Comments »

Bu haftaki yazıyla ilgili planladığım şey Lolita‘nın örnek paragraflarını buraya kopyalamak ve sizlere “İşte fancy prose budur.” demekti. Bu fikrimi söylediğim bazı şahıslar beni kolaya kaçmaya çalışmakla suçlamasalar gönül rahatlığı ile yapacaktım da. Aslına bakacak olursanız muazzam güzellikte olduğunu düşündüğüm ve zaten çok ilgi görmüş bir romanla ilgili hayran sessizliğine gömülmenin kolaycılıkla bir alakası olmadığını düşünüyorum. Üstelik bu romanın şanssız bir yanı da var. İnsanlar hakkında konuşmaya başladıklarında (bana kalırsa konuşmaya değecek tek şey olan) edebi güzelliğini hep atlıyorlar. Orhan Pamuk’un bir başka kitap için yazdığı satırların Lolita‘da da geçerli olduğunu düşünüyorum: İnsanın dünyadaki yeri, edebiyatın temel işlevi, yazıyla insanoğlunun yapabileceği derin ve harika şeyler bu kitaba duyulan ilgi ve öfkenin gürültü ve dumanı arkasında kaybolduğundan bu eserin gerçek okuru Lolita‘yı yalnız ele almayı tercih eder ve kitabın tuhaflığı ve yabanlığı ile kavga etmek yerine gösterdiği hazlara ve parlaklığına yönelir.
Bu kadar sözün ardından bir deneme yapmaya hakkım olduğunu düşünüyorum:
Lolita, light of my life, fire of my loins. My sin, my soul. Lo-lee-ta: the tip of the tongue taking a trip of three steps down the palate to tap, at three, on the teeth. Lo. Lee. Ta.
She was Lo, plain Lo, in the morning, standing four feet ten in one sock. She was Lola in slacks. She was Dolly at school. She was Dolores on the dotted line. But in my arms she was always Lolita.
Did she have a precursor? She did, indeed she did. In point of fact, there might have been no Lolita at all had I not loved, one summer, a certain initial girl-child. In a princedom by the sea. Oh when? About as many years before Lolita was born as my age was that summer. You can always count on a murderer for a fancy prose style.
Ladies and gentlemen of the jury, exhibit number one is what the seraphs, the misinformed, simple, noble-winged seraphs, envied. Look at this tangle of thorns. [Ya da...]
İşte “fancy prose” budur. “Yetmez” diyenler için gene de devam edeceğim (gönülsüzlüğümü fark edip yazıyı burada terk edin!). Dikkat ederseniz romanın açılışında varolan şey daha önce Hemingway‘de gördüğümüz sözcük yinelemeleri değil, daha çok bir şiirde bulmayı umacağınız benzer seslerin tekrarıdır. İlk paragraftaki “l” ve “t” harflerinin hükümdarlığını ve yüklemsiz “light of my life, fire of my loins. My sin, my soul”daki lirikliği lütfen gözden kaçırmayın. Bunun hemen ardından “dil” kelimesiyle ilgili bir metafor geliyor ki bence bu da çok akıllıca. Müzikal bir tınının fark edilebileceği ikinci paragraf ve romanın konusunu bilmeyen okuyucuya ipuçlarını veren (“She did, indeed she did” şiirselliğini de atlamadan) üçüncü paragrafla okuyucu Lolita‘nın içine daha da çekiliyor.

Son paragraftaki Edgar Allan Poe’nun meşhur şiiri Annabel Lee‘ye yapılan göndermeyi atlamamakta fayda var (Şiirin ilgili kısmında ne der Poe? I and my Annabel Lee/with a love that the winged seraphs of heaven/coveted her and me) Zaten Lolita‘nın anlatıcısı Humbert Humbert daha sonraki bölümlerde genç kızlara olan ilgisinin küçük yaşlarda aşka düştüğü ve ölüm sebebiyle ayrıldığı Annabel isimli bir kız olduğunu açıklar. Poe, şiirinde kıskanç melekleri sevgilisini elinden almakla suçlar ve avuntuyu Annabel’in mezarının yanına uzanmakta bulur. Humbert’ın avuntusu ise kendi Annabel’inin yerine geçecek küçük kızlar aramasıdır.
Nabokov’un ana dili olmayan İngilizce’yi bu kadar iyi kullanabilmesi ve tumturaklı düzyazı üslûbundaki başarısı takdire şayan. Fakat, bana kalırsa yazarın bu romanda en iyi yaptığı şey abartırsa can sıkabilecek bu üslûbu ayarında kullanabilmesi olmuş. Nitekim Lodge ilgili makalesinde fancy prose’un ilk örneklerinden birini de vermiş. John Lyle’ın 1578 yılında yazdığı Euphues: the Anatomy of Wit isimli romanı bir zamanlar çok ama çok popülermiş. Lyle tüm eserini şiirsel bir düzyazıymışcasına yazmışken (ve belki de tamamen bu sebepten şimdilerde adı sık anılmazken) Nabokov romanının farklı noktalarında “fancy prose”u hayranlık verici bir tadındalıkla kullanmayı bilmiş.

… diyerek bu haftanın da sonuna geldik. Siz de hayran olduğum şeyleri anlatırken sıfatlara doyamadığımı fark etmiş oldunuz. Haftaya John Updike ve Rabbit Run‘la (run run take a drag or two) buradayım. Bence bu proje şu ana kadar iyi gitti. Siz ne düşünüyorsunuz? [cümlesiyle bir kere daha yazısını soru sorarak tamamladı çok sayın B. M. Guzelonlu]
Posted: March 5th, 2010 | Author: bahar malik | Filed under: Edebiyat vs., Proje: David Lodge | Tags: Bernie Rhodenbarr, Çavdar Tarlasında Çocuklar, David Lodge, Dokuz Öykü, Gönülçelen, Holden Caulfield, Huckleberry Finn, Igby Goes Down, J. D. Salinger, Lawrence Block, Lolita, Mark Twain, Nabokov, Salinger, Skaz, Teenage Skaz, The Art of Fiction, The Catcher in the Rye | 2 Comments »
Diyeceğim, bunca okuldan bunca yerden ayrıldım da bir kez olsun ayrıldığımı anlayamadım. Tiksinirim bundan. Ayrılığın üzüntülü ya da kötü olması umurumda değil, ama bir yerden ayrıldım mı oradan ayrıldığımı bilmeliyim. Bilmezseniz, daha çok koyar insana.
J.D. Salinger ile tanışmama size daha önce de bahsettiğim derginin ilk sayısı vesile olmuştu. Pek çoğunuzun aksine yazarın ilk okuduğum kitabı The Catcher in the Rye değil, dergide yeni çıktığı için reklamı yapılan Dokuz Öykü‘ydü. Bu haftaki okumalar için elimdeki Salinger külliyatını tekrar ortaya döktüğümde hatırlamadığım detaylar ortaya çıktı. Örneğin kitabı Zonguldak’taki Gençler Sahaf isimli bir dükkandan almışım (Dokuz Öykü‘nün içinden kitabın reklamının olduğu bir ayraç çıktı. Üzerine kocaman harflerle “Zonguldak Hatırası” yazmışım). O günleri düşündüğümde şehri ziyaret etmiş olmam garip gelmedi. Ama aynı şeyi bu kitabı oradan almış olmam için söyleyemeyeceğim. Şimdi düşünüyorum da Salinger’ın bendeki ilk intibası “dehşetli” bir beğeni olmuş olmalı. Çünkü Dokuz Öykü‘yü Burcu’ya okuması için verdiğimi hatırlıyorum. Burcu o günlerini Asimov dünyasında kaybolarak geçiren bir arkadaşımdı ve ünlü bilimkurgu kitaplarını keşfetmekle meşgul bu gence türü bilimkurgu olmayan bir kitabı okuması için tavsiye (ve muhtemelen ısrar) ediyorsam o kitaba “aşırı derecede” güveniyor olmam gerekiyordu.
Sonrasında, o günlerimde taklit ettiğim kuzenimin kitapları arasında Gönülçelen‘i bulmuş ve tanıdık bir yazarla karşılaşmanın verdiği sevinçle okumuştum romanı. Diğer eserlerini nerede ve nasıl okuduğumu hatırlamasam da 20 yaşımdan önce Salinger’ları bitirdiğime eminim. Birkaç sene evvel, bir anda hissettiğim bir coşkuyla The Catcher in the Rye‘ı bir kere daha elime almıştım. Aslına bakacak olursanız Salinger arada bir geri dönüp tekrar tekrar okuyabileceğiniz öyküler anlatmış hep.

Salinger’ın kendi seçimi olan erken inzivası ve az sayıdaki yayınlanmış eserinin aramıza bir mesafe koyduğunu yalanlayacak değilim. Gene de yaşamımın farklı zamanlarında Salingervari şeylerden hoşlanmaktan geri durmadım. Igby Goes Down‘u şevkle izlememin ya da daha birkaç sene önce hem Naïve.Super‘i hem de The perks of Being a Wallflower‘ı size tavsiye etmemin tek sebebinin Salinger tarzını hatırlatıcı şeylere duyduğum ilgi olduğu bir gerçek (En sevdiğim Bernie Rhodenbarr macerasının The Burglar in the Rye olması da sadece Lawrence Block’ın yazınsal başarısı olmasa gerek). Yazarın ölüm haberini aldığımda hissettiğim duygu ise sevgiyle karışık saygı duyduğum uzak bir tanıdığın ölümü karşısında hissedebileceğim buruk bir kırıklık oldu. Salinger, yazdıklarını artık okuyucusuyla paylaşmamaya karar vermesiyle bir sonraki kitabını heyecanla beklediğin, bilerek ya da bilmeden aldığın dergilerde yeni hikâyesini gördüğünde sevindiğin, makalelerini senin kadar onu sevdiğini bildiklerinle paylaştığın, herhangi bir güncel olay hakkında kulağına bir cümlesi çalındığında gülümsediğin, önemsiz olduğunu bilmene rağmen aldığı ödülleri kimseye çaktırmadan alkışladığın insan olmamayı tercih etmişti. Salinger, tamamen tek taraflı olarak yıllar yıllar önce “Şu bizim Salinger” olmamayı seçmişti. Ölümü, kontrolünün dışında da olsa seneler sonra kendisiyle ilgili okuruyla paylaştığı yepyeni bir şey oldu. Çıkartılan tantananın büyüklüğünde bunun da etkisi olduğunu düşünüyorum. Okuyucusu giderayak onun istemediği o statüyü -Şu bizim Salingerlığı- yazara geri vermeye çalıştı. Bence başaramadı, bundan sonra yaşanacaklar da yazarın yarattığı Salinger yoksunluğunu değiştiremeyecek.

Biraz da “Teenage Skaz”dan bahsederek bu haftayı tamamlamak isterim. Rusça kökenli bir kelime olan skaz birinci tekil şahsın olayları yazı dilinden ziyade konuşma diliyle anlatması manasına geliyor. Bu tarzda yazılmış romanların bir diğer ayırt edici özelliği ise anlatıcının kendisinden “ben” diye bahsederken okuyucusuna “sen” diye seslenmesidir. Lodge, ABD’li yazarların skaz’ı İngiliz ve Avrupa edebiyat geleneğinden kaçış yolu olarak kullandıklarını söylemiş. Bunu ilk yapan da Huckleberry Finn ile Mark Twain olmuş. Huck Finn’in mirasçısı olan Holden Caulfield‘ın roman boyunca sürdürdüğü anlatım tarzına baktığımızda sık sık tekrarlar yaptığını, duygularını gençlere özgü abartılı sıfatlarla ifade ettiğini, kısa ve tamamlanmamış cümleler kurduğunu, konuşurken yapılabilecek dilbilgisi hatalarına sık sık düştüğünü görebiliyoruz. Salinger’ın kullandığı bu tarz okuyucunun dikkatini roman üzerinde yoğunlaştırmasına büyük katkı sağladığı gibi eseri ilginç hale getiren faktör de oluyor. Salinger, bütün kısıtlamalarına rağmen (metaforlardan sakınma, edebi bir yazın dili kullanamama gibi) on yedi yaşında New Yorklu bir ergeni kendisine anlatıcı olarak seçmiş. The Catcher in the Rye‘ın “teenage skaz”ın başarıyla uygulandığı bir roman olduğunun en büyük kanıtı ise romanın son 60 yılda efsane halini almış olmasıdır herhalde.

Bugünlerde çok yoğun olduğumdan projeyi yetiştirebilmek için en olmadık yerlerde dahi kitap okuyorum. Sanırım bu sebepten sağ taraftaki hanımefendiyi kendime çok yakın hissettim. Sol taraftaki hanımı ise resmen kıskandım.
Haftaya (birkaç gün içinde) Vladimir Nabokov’un Lolita‘sını Fancy Prose (tumturaklı düzyazı üslubu)[1] konusuna örnek olduğu için konuşacağız. Lolita ne harika bir roman ama değil mi?
[1] Fancy Prose’a “süslü düzyazı” demeyi düşünüyordum ama Fatih Özgüven’in bu şekilde çevirdiğini görünce “tumturaklı düzyazı”yı kullanmaya karar verdim.
Geçmiş Yorumlar