Bu kategorinin altındaki yazıları inceliyorsunuz:

Günlerin getirdikleri

Günlerin getirdikleri, Kısa kısa

Bugün Cuma

benim pembe kolaj hayatim

Aslında bugün buraya yazacak bir şeyim yok. Ama bir hafta önce yaptığım “ufak” bir hatadan dolayı blog’umu kaybettim ve ancak bu sabah yeniden kazanabildim. Bu sevinç bende bir şeyler anlatma ihtiyacı doğurdu.

Eski zamanlarda yazdıklarımı takip edenler, ufakken yaşadıklarımı kaydetme tutkusuna yenik düşerek birkaç talihsiz gün geçirdiğimi (belki) hatırlar. Günümüzde bunu yapmanın, benim heves ettiğim günlere nazaran çok kolay olduğunu fark edince bir ay boyunca her anımı kaydettim ve bu albümün ismine “baaaaranımın olağanüstü sıkıcı hayatı” koydum. Elit yorumlarım ve en sevdiğim fotoğraflar özel hayatın gizliliği prensibine kurban gidince geriye yukarıdaki seçki kaldı.

Pek çok insanın blogların sonunun geldiğini düşündüğünü biliyorum. Oysa ben bugünlerde blogların altın çağını yaşadığı kanaatindeydim. Bazen o kadar güzel şeyler okuyorum ki bu güzelliğin yanından bile geçemiyor olma kompleksim zaten çok sık hissetmediğim yazma hevesimi iyiden iyiye köreltiyor. Neyse tüm bunları boşverelim ve bu “yaşasın Cuma!” gününü her bir fotoğrafın başka türlü güzel/ilham verici olduğu şu blog yazısıyla kutlayalım: yaşasın cuma linki.

Günlerin getirdikleri

2012

tul

2012 nasıl geçmiş diye notlarımı ve defterlerimi okuyup, fotoğraflara baktığımda fark ettim ki 2011’in aksine uzun bir yazıyla değil; tek bir fotoğrafla bu hesabı kapatabilirim. Geçen sene güzel şaraplar içtiğim, güzel yemekler yediğim, güzel yerlerde dolaştığım, birkaç eski arkadaşla görüşüp çok fazla yürüdüğüm bir yıldı. 2012 dendiğinde aklıma sevdiğimiz tüllerin sevdiğimiz pencerelerden uçuştuğu günler gelecek.

Ve umuyorum ki 2013’te de o tüller o pencerelerde kalır. Sevdiğim her şey tam da sevdiğim şekilde kendilerini koruyabilir.

Bu sene için birkaç hedefim de var (benden beklenmeyecek yeni atılımlar!): 1. Evde yemek yapmak 2. O güzel uçurumda tatil yapmak 3. Gitmediğim farklı ülkeleri görmek (biri bana sponsor olabilir mi?) 4. Kardeşimi görmek 5. Daha fazla kitap okuyup daha fazla film izlemek 6. İnsanların özel günlerini zamanında anımsamak 7.Gizli hedef 8. Çok gizli hedef.

Şubat bu kadar da yaklaşmışken daha fazla geç kalmadan hepinize iyi seneler, mutlu yıllar!

Günlerin getirdikleri, Kısa kısa

Cumartesi gecesi

cumartesi gecesi atesi

Kış bana çok zarar verdi. Kar yağdığında daha “bon hiver” diyemeden düşüp kolumu incittim. Geçen hafta ise soğuk algınlığı tüm bedenimi esir aldı. Fakat olaylara iyi yanından yaklaşalım. Bu cumartesimi günlerdir bakmadığım sitelerde dolaşarak geçirdim ve ne mutlu ki okuduklarımı sizinle de paylaşacağım.

* Harika, harika, harika! Guggenheim Müzesi’nin kataloglarını paylaşıma açmasının ardından Metropolitan Museum of Art da benzer bir uygulamaya geçmiş. İçlerinde öyle güzel kitaplar var ki heyecanım çok büyük. Kitapları online olarak okuyabileceğiniz gibi pdf’ini de indirebiliyorsunuz. Hadi hemen okumaya başlayalım.

* Genellikle bir filmi izlemeden arkasından konuşmam ama Greetings from Tim Buckley‘nin fragmanı sizce de çok itici olmamış mı?

* Sosyal paylaşım ortamlarında fazla vakit geçirmediğim için bıkılan bazı espriler bana komik gelebiliyor. Sanırım bu sebepten hem hipster playlist skecini hem de Instagram klibini sevdim.

* Gülmek demişken Ron Swanson‘ın adı artık menülerde de geçiyormuş.

* The Royal Tenenbaums’taki kitaplar ve dergiler.

* “J-Law”ın Altın Küre ödül konuşmasındaki göndermesini anlamayanları buraya alalım.

* Bill Murray’nin gerçek bir gecekuşu olduğunu biliyor muydunuz? Justin Cozens biliyormuş.

* Live From New York: An Uncensored History of Saturday Night Live, as Told By Its Stars, Writers and Guests: Bu kitabı hediye ettiğimde sevinecek çok tatlı birini tanıyorum.

* Ve Murray’nin anlattığı şu hatıra, çok dokunuyor.

Ufak bir duyuruyla sizlere veda edeceğim. Son zamanlarda beni heyecanlandıran yeni şarkılar dinleyemememe çok üzülüyorum. O kadar çok üzülüyorum ki seveceğim yeni parçaları benimle paylaşanların adreslerine ev yapımı harika cookie’ler gönderebilirim (Ben de hiç fark etmemiştim meğer harika cookie yapabiliyormuşum). Ben olsam bu fırsatı kaçırmazdım, şarkıları bekliyorum. Sevgiler.

Günlerin getirdikleri

Anılar

En sevdiğiniz rengin, hayatınızı değiştiren yönetmenlerin, hayvan eşleniğinizin ya da sevgilinizin hayvan eşleniğinin merak edildiği günümüz anketleri beni çok korkutur. Bu tarz sorularla karşılaştığımda arkamı dönüp gitmek isterim. Oysa geçen gün yatağımdayken “keşke birisi en büyülü müze anımı öğrenmek istese” diye düşündüm. Bir süredir bekliyorum ama maalesef kimse sormuyor. İşte bu yüzden bu blog’da kendime bu soruyu yöneltmeye karar verdim: “Evet sayın B.M. Acabo, lütfen (lütfen!) bize en büyülü müze anınızı anlatır mısınız?”

Teşekkürler! Elbette anlatırım. Birkaç sene evvel bir arkadaşımla Paris’e gittik. Arkadaşımın şehre ilk gidişi olduğundan klasik bir turist turu planlamıştı. Ben ise daha çok aylaklık yapma peşindeydim. Giderken yanımda Julian Barnes’ın Medusa’nın Salı ile ilgili güzel makalesini de götürmüştüm. Niyetim, Louvre’a uğrayıp tablonun karşısında makaleyi okumaktı. Arkadaşımın Louvre Müzesi’nde geçirdiği günün akşamının bu planım için ideal zaman olduğuna karar verdim. Onunla müze kapanış saatinde tablonun önünde buluşmak için sözleştik. Ben on dokuz otuz sularında mekana girdim. Üst kata çıkıp tablonun ressamı Gericault’nun Medusa’nın Salı‘ndan önce benzer temayı işlediği tabloları inceledim. Makalede bahsedildiklerini bildiğimden fotoğraflarını çektim. Ardından aşağı inip dev tablonun karşısındaki banka yerleştim ve küçük kağıtlara bastığım yazıyı okumaya başladım.

OKUMAYA DEVAM EDİN