Günlerin getirdikleri, Sinema

İkinci film maratonu

İlk film maratonumun ardından ikincisine dair güzel planlar yapmıştım. Bitiremediğim 2011 filmlerini tamamlamak ve bir arkadaşımın Mubi’deki favori filmlerini izlemek gibi amaçlarım vardı. Günler hızlı (ve yoğun) bir şekilde geçerken bunların hiçbirini gerçekleştiremedim. Bu haftasonu aniden aklıma Londra’da geçen filmleri toplu halde izleme fikri düştü. Kısa bir araştırmadan sonra bu yeni maraton fikrimin en büyük dezavantajını fark ettim: Londra merkezli birçok filmi zaten izlemiştim.

Gene de vazgeçmedim ve kendime dokuz filmlik kısa bir liste hazırladım. Bu filmlerin yedisini hiç izlemedim. Bir tanesini tekrar izlemek istediğim için diğerini ise Patrick Marber’in yazdığı esere bir şans daha vermek için listeye ekledim.

Last Orders’ı ise ne zamandır izlemek istiyordum. Listeye son anda “Bu filmin de Londra’da geçmesi gerekmez mi?” diye sorgulamam sayesinde girdi. Bu vesileyle aradan çıkmış olacağı için mutluyum.

Maratonuma gelecek Pazartesi günü başlayacağım. Bir sonraki hafta başında tamamlamayı hedefliyorum. Merak edeceğinize emin olduğum için bu blog yazısını güncelleyerek sizleri gelişmelerden haberdar edeceğim.

Closer
Naked
Sliding Doors
Beautiful People
My Beautiful Laundrette
Match Point
Children of Men
Last Orders
Dirty Pretty Things

Londra’da geçen filmler denince sizin aklınıza ilk hangileri geliyor? Aralarında favorileriniz var mı?

30 Mayıs güncellemesi: My Beautiful Laundrette ve Sliding Doors’u izledim. Niyeyse Sliding Doors’u bir türlü izleyemediğim çok iyi bir film zannediyordum. Değilmiş. Dün gece gene Londra’da geçen 2011 yapımı The Deep Blue Sea‘yi de sadece şu sahneyi görerek listeme ekledim. Film bittiğinde ani kararlar almama kararı aldım.

3 Haziran güncellemesi: Beautiful People, Closer, Last Orders ve Dirty Pretty Things’i izledim. Closer’ı ilk izlediğimde beğenmemiştim ama şimdi daha ılımlı yaklaşıyorum. Metin tiyatro oyunluğundan sıyrılabilseymiş keşke. Last Orders’la ilgili bambaşka umutlarım vardı, yanılmışım. Beautiful People ve Dirty Pretty Things birbirine benzeyen filmlermiş (yine de Dirty Pretty Things daha iyi bir film) Sadece Naked ve Match Point kaldı. Galiba bu sefer maratonumu zamanında bitirebileceğim.

[Filmlerin ekran görüntülerinin telif hakları filmleri dağıtan yayıncı kuruluşlara aittir. Görseller bilgilendirme amaçlı olarak kullanılmıştır.]

Previous Post Next Post

Bir de bu yazilar var

16 Yorum

  • Reply BA 22/05/2012 at 14:24

    Ben bunlardan Match Point ile Closer’ı izledim sadece. Closer’ı biraz “overrated” bulmuştum. Match Point heyecanlıydı.

    Londra’da geçen film olarak benim aklıma Bridget Jones’ Diary geldi :)

    • Reply bahar malik 23/05/2012 at 01:20

      Evet ben de Closer’daki “büyü”yü anlayamamıştım ilk izlediğimde. Oyunu yazan Patrick Marber sevdiğim bir isim olduğundan, “belki de ben anlayamamışımdır” diyerek bu sene bir şans daha vermeye karar verdim. Ama şimdi siz de böyle söyleyince kafamda gene soru işaretleri oluştu :)

      Londra’da geçen film denince benim aklıma nedense ilk Cassandra’s Dream geliyor. Match Point’i de severim. Diğer özellikleri bir tarafa herhalde seçtiğim filmler arasında Londra manzarasını en güzel şekilde sunacak olan Match Point’tir.

      Bridget Jones’s Diary’i izleyeli herhalde bir sene olmamıştır daha. Yaşlanmaya başladığımdan mı yoksa yılların Colin Firthcülüğünden mi bilemiyorum ama Bridget’ın sonu gelmez sarsaklıklarından dolayı anneanne misali “güzelim Darcy bu kadını neden ama neden tercih etsin?” diye tepki göstermiştim. Artık çok optimist ve hümanist değilim galiba, “herkes bir Darcy’i hak eder”e inanmıyorum :)

  • Reply kukuletali 23/05/2012 at 03:30

    Kesinlikle Naked! En sevdiğim filmler diye bir sıralama yapmak benim için imkansız ama öyle bir şey yapacak olsam “Naked” arasında yer alır. Bunu bir film için demek benim açımdan zor ama Naked gerçekten çok sevdiğim bir film. Mike Leigh’in de en iyi filmi olduğunu düşünüyorum. İzledikten sonra sizin yorumunuzu öğrenmek isterim. Özellikle birkaç nokta var ki düşüncelerinizi paylaşırsanız güzel olur ama spoiler olmasın diye oralarını söylemiyorum.

    • Reply bahar malik 23/05/2012 at 03:43

      Süper! Çok sevindim. İzler izlemez buraya yazarım :)

  • Reply hakan malik 25/05/2012 at 09:18

    Londra çok gözükmese de ve burdaki seviyeyi biraz da düşürmek için: reign of fire… ejderhalı falan böyle…en süperinden..

    • Reply bahar malik 25/05/2012 at 09:32

      :)) En güzel Londra manzaralarından biri 28 Weeks After diye bir zombi filmi vardır ya. İşte onda var. Bir arkadaşıma Altyazı dergisinin çekilişinden bileti çıkmıştı ve beraber gitmiştik. Sonra ben eve taksiyle dönmüştüm :)

      Bu arada High Fidelity’nin film versiyonunun Chicago’da geçmesine de şaşırdım.

  • Reply hakan malik 25/05/2012 at 15:55

    bahsi görüyorum ve arttırıyorum… Notting Hill… Benim için 28 Weeks Later kadar etkiliydi.. :) Ha ama 28 Days Later, tercih sebebidir..

    • Reply bahar malik 25/05/2012 at 16:08

      Ben o dönem çekilmiş bazı filmleri birbirine karıştırıyorum. Notting Hill hangisiydi? (Woody Allen misali “Olay Notting Hill’de geçer” diye özetlemek yok). Bu filmler için araştırırken Four Weddings and a Funeral, A Fish Called Wanda vs. gibi bir yığın filmi de izlemediğimi fark ettim.

      Aa esas Death At a Funeral’ın geçtiği ev Londra mıydı acaba? Biz o filmi seninle beraber mi izlemiştik?

  • Reply hakan malik 25/05/2012 at 16:16

    julia roberts falan var ve olay notting hill’de geçer… :) hugh grant kitapçıda çalışıyor falan vs.. Death at a Funeral’ın bir kısmı Londra’da geçiyor ama ev sanırsam Londra’da değil…ve evet beraber izledik.. :)

    • Reply bahar malik 25/05/2012 at 16:30

      Evet evet, Ain’t No Sunshine When She’s Gone tabi değil mi? (ama Van Morrison söylemiyordu) Niyeyse Meg Ryan’lı bir şeydi diye varsaydım bir an. Tekrar seviyeyi yukarı çekiyorum (çünkü Meg Ryan dedim, bunu bir düşün): Önce The Elephant Men sonra Blowup diyerek çekiliyorum.

      Death At a Funeral ne kadar komikti değil mi? Gülmüş müydük izlerken? En çok hangimiz gülmüştü?

  • Reply hakan malik 26/05/2012 at 03:36

    meg ryan’ı 98 senesinde city of angels, üstüne de you’ve got mail izledikten sonra takip etmeyi bıraktım…overdose etkisi gösterdi..malum zidane’nın fransa ile dünya kupasını aldığı senelerdi…yoksa..lan!?

    death at a funeral izlerken güldük ama ben acıdan da gülmüş olabilirim, sanki öncesinde uygulamalı strecthing videosu izlemiş olabiliriz… :)

    Fever Pitch diyorum ve buradan Nick Hornby’e de selam çakıyorum…

    • Reply bahar malik 26/05/2012 at 09:26

      :) Doğru o acı gündü. Henüz alabildiğine boş, işlevsiz ve geniş salon günlerimiz başlamamıştı (“ferah gösteriyor”). Fever Pitch, doğru Londra filmi. Bu durumda About a Boy da mı Londra filmi? Yoksa Hollywood onun kahramanlarını da mı kıtalar arası taşımış?

      Londra filmleri denildiğinde bir de Emma Thompson ve Helena Bonham Carter’lı binlerce roman uyarlaması/dönem filmi var. Es geçmeyelim.

  • Reply ho? ni! 27/05/2012 at 04:28

    İlk gün hatırlayıp sonra unuttuğum Londra filmini hatırladım: Eastern Promises. Bir nevi romantik komedi… Ama tabi ölüp melek olan adamın insan olmak için yeniden intihar etmesi kadar romantik diiiiiiiillllll…

  • Reply bahar malik 03/06/2012 at 11:12

    :) Ben melekleri romantik değil korkutucu buluyorum. Çünkü kanatları var.

    Eastern Promises deyince Cronenberg’in yeni filmi Cosmopolis vizyona ne zaman giriyor? Gerçi başrol oyuncu seçimi enteresan ama önyargılı yaklaşmak istemem.

  • Reply wimbledoncommon 08/07/2012 at 15:33

    Londra deyince aklıma 2 film geliyor: Withnail and i ile Beautiful Thing..

    • Reply bahar malik 09/07/2012 at 01:29

      İki filmi de izlemedim. Sadece Londra dendiğinde aklınıza mı geliyorlar, yoksa aynı zamanda önerir misiniz?

    Yorum yazın