Bright Star, again

Posted: August 10th, 2010 | Author: bahar malik | Filed under: Sinema | Tags: , , | No Comments »

Şu kalp, bildim bileli
Nice sevilmiş de olmamıştır tutsak,
Ama bir şey yakar derinliklerini
çok tuhaf, çok huzursuz, çok mutlak.


Bright Star

Posted: August 9th, 2010 | Author: bahar malik | Filed under: Küçük benzetmeler, Sinema | Tags: , , | No Comments »


Konuk yazar

Posted: March 12th, 2010 | Author: bahar malik | Filed under: Sinema | Tags: , , , , | 1 Comment »

Bunu kendime neden yaptığımı bilmiyorum. Sherlock Holmes’ün bünyemde yarattığı heyecanı size vizyona girmesinden bir gün önce şu cümlelerle anlatmıştım, hatırlarsanız:

“İnanması çok zor ama bu filmin fragmanını ilk kez birlikte izlediğim insan 4 gün sonra askerden döneceğine göre nereden baksanız 6 aydır bu filmi bekliyorum. Bu bekleyiş bende heyecan ve ilk heyecan yepyeni heyecanlar doğurduğundan tam on gündür gizlice detaylarını planladığımız üzere ülkedeki gösterime giriş günü olan yarın sinemaya koşuyor, filme iyi gün kötü gün bağlılığımızı gösteriyor ve çok eğlenmeye yemin ediyoruz.”

Durum buydu. Sonrasında ne oldu dediğinizi duyar gibiyim. Gittik ve yeminimizden dönmeyerek çok eğlendik.

Benim bu yukarıdaki satırları yazdığım gün bir başkası ise sevdiğim/ilgi duyduğum şeylerle ilgili sevdiğim insanlar üzerinde kurduğum iddia edilen baskıyı konu alan bir kompozisyon kaleme aldı. “Bunu blog’una eklerdin ekleyemezdin” derken günler geçti. En sonunda mağlubiyeti kabul ettim. Kendime neden bunu yaptığımı bilmiyorum ama artık elimden bir şey gelmiyor. Sizleri Benjamin Bey’in üşenmeden çizdiği grafikle süslediği yazısıyla başbaşa bırakıyorum:

14 Ocak 2010

Bahar Malik: Bir Sherlock Holmes Diktatoryası

Her şey bir sene önce başlamıştı. Bahar Malik, Jude Law ve küçük Robert Downey’in oynayacağı Sherlock Holmes projesini duyduktan sonra eski Bahar olmayacağının sinyallerini vermişti.  Bir takım hareketler, yerli yersiz hülyalara dalmalar, olmadık yerlerde belli belirsiz gülümsemeler.

Sineye çektik. Bu haline de alıştık. Taa ki, o lanet Eylül gününe kadar.  Artık “çekiliyordu, çekilecekti” dedikoduları, yerini bilimum sinema forumunda “Sherlock Holmes geliyor”, “link yollayın link” konularına, Ekşi Sözlük’te “büyük ihtimalle olmamıştır. ı-ıh. yarısında çıkmaya ant içtim.” entry’lerine bırakıyordu. Vay vay vay. Bunu duyan Bahar durur mu? Agresifleşti, hiddetlendi. Her gördüğümde “aah Sherlock Holmes’ün vizyona girmediği lanet olası bir gün daha” ifadesi yüzünden okunuyordu. Böyle afralar tafralar, kadehi atmalar, bin parçaya bölmeler, meyler dökmeler…

Bu noktada, başka bir konuya da değinmek gerekiyor. Suçun tamamını Bahar Malik’e atmamak lazım. 1 yıl sonra çıkacak sinema filminin reklamını çok önceden yapan yapımcılara ne demeli? [Emre Kıyak tarzı alternatif iyi niyetli bakış açısı] Bahar Malik’in hassasiyeti olduğu filmler hususunda sinema sektörünün  daha dikkatli olmasını beklerdim. Demek istediğim, bir sabah uyandığımızda, ansızın sinemaların afişlerinde Sherlock Holmes’ü görsek hoş olmaz mıydı? En azından ben, şu an daha mutlu bir ortam içinde olabilirdim. Bahar Malik’in o şaşkınlık içerisinde bürünebileceği ruh hali inanın umrumda değil.

Son bir hafta. Bahar Malik’in ayağını daha çok sallarsa zamanın daha çabuk geçeceğine inandığı günler. Yani Bahar Malik’in Guy Ritchie’den, Jude Law’dan ne kadar bahsederse, AFM sahibinin acıyıp vizyon tarihini o kadar önceye çekebileceğini düşündüğü günler. Demek istediğim Bahar Malik’in mybilet.com’da ne kadar f5′e basarsa, o kadar çabuk bilet alabileceğini düşündüğü zamanlar.

Stratejiler oluşturuyor.

Adeta yaşlı kurt Mustafa Denizli’ymişcesine filmi kafasında oynayıp, %51′inde çok memnun kalıyor.

1 saat içinde “Cuma karşıya beş buçukta geçsem…” ile başlayan en az 40 cümle kurabiliyor.

Haritadan, gidebileceği muhtemel sinemaları, bu sinemaların etrafındaki yeme-içme mekanlarını, ola ki bir aksilik oldu, en yakın sinemayı, taksi duraklarını, eczaneleri, kuaförleri, esnaf ve sanatkarlar odasını [filmi beğenmediğinde şikayet etmeye merci arıyor] tam bir profesyonelcesine araştırma.

Sadece kendi için de değil. Benim için bir sinamaya gitme senaryosu dikta ediyor. Allahtan insaflı bir diktatör, en azından seçme hakkı koyuyor. Pazar gününe kadar izlemem gerekiyormuş. İşin tuhaf yönü, bende de bir stres oluşmadı değil hani. Birazdan karşısındaki duvara “Faşizm film izleme yasağı değil, mecburiyetidir” yazabilirim. O raddedeyim. O radde.

[Büyütmek için üstüne tıklayın]


3. hafta: Isherwood ve bir karakterin tanıtılması

Posted: January 13th, 2010 | Author: bahar malik | Filed under: Edebiyat vs., Proje: David Lodge, Sinema | Tags: , , , , , , , , , | 2 Comments »

conrad_von_soest_brillenapostel_1403

Eskiden bir arkadaşım tanıdığımız biri hakkında “patlamaya hazır bir sivilce gibi. Dokunman yeterli.” benzetmesini yapmıştı. Bugün Christopher Isherwood ve üçüncü hafta kitabım Goodbye to Berlin için tıpkı bu tasvirdeki gibiyim. Dağınık bir yazı olmaması adına biraz daha beklemeye karar vermiştim. Ama beklemek kafamdaki fikirleri maalesef unutmama sebep olmadı. Ben de ikinci haftadan öğrendiğim listeleme yöntemiyle sizlere seslenmeye karar verdim. İşte Isherwood‘la bir haftam nasıl geçti listesi böyle ortaya çıktı:

* Geçen haftaki planım Goodbye to Berlin‘i okumak ve ardından bu romandan uyarlanarak çekilen Cabaret ve I am a Camera‘yı izlemekti. Biraz daha abartarak yazarın bir diğer eseri olan A Single Man‘in Fatih Özgüven çevirisini okuyabileceğimi hem de 2009′da Tom Ford’un yönetmenliğinde çekilen filmini izleyebileceğimi düşünmüştüm. Eğer ikinci kitap nedensiz bir şekilde hala kargoda olmasaydı bu amacıma ulaşabilirdim de. Sonuç olarak bugün sizlere Goodbye to Berlin‘i ve Lodge’ın Introduction to a Character makalesini okumuş, ardından I am a Camera ve Kabare‘yi izlemiş olarak sesleniyorum.

* Açıkçası sadece romanı okumuş bir insanın önce tiyatro daha sonra sinema sahnelerinde oluşmuş Sally Bowles efsanesini anlayabilmesi zor olsa gerek. Bowles, Goodbye to Berlin‘de anlatılan insanlardan sadece biri ve roman boyunca onun diğerlerinden hiçbir farkının olmadığını düşünüyorsunıız. Üstelik Sally ne çok güzel bir kadın, ne çok yetenekli, ne çok iyi, ne de ortalamanın üstünde akıllı. Fakat, niyeti kötüyken bile saf kalabilmesi ve yaşama yaklaşımının komikliği onu ön plana çıkartmış. Lodge, bir karakterin temelde iki farklı şekilde tanıtılabileceğinden bahsediyor. Yazar ya karakterin kendisini konuşturarak onu bize anlatır ya da üçüncü şahısların karakteri nasıl gördüğünden bahsedebilir. Bowles için ikinci seçenek geçerli. Sally’nin olaylara ilk giriş anında Chris okurlara onun ellerinden ve kıyafetlerinden bahsediyor ve Sally, sanki bir kamera onu çekiyormuşcasına (“I am a Camera” detayını atlamamanızı hatırlatırım) hareket halinde. Isherwood’un onu betimlerkenki her cümlesi  farklı bir açıdan çekilmiş film karelerini andırıyor.

i_am_a_camera

I am a Camera'da Fritz (Anton Diffring), Sally (Julie Harris) ve Laurence Harvey'in canlandırdığı Christopher Isherwood

Bu noktada Lodge’ın vurguladığı ve benim katıldığım şöyle bir tespiti var: Bir film sahnesinde Sally’nin yeşile boyanmış tırnaklarını gösterebilirsiniz. Nitekim Kabare‘de çok kereler kamera o tırnaklara odaklanıyor. Hatta bir sahnede kadının ayak tırnaklarını da yeşile boyadığını görebiliyoruz (romanı bilenler için hoş bir an). Fakat, filmde bu yeşil tırnakları göstermek yazarın renkle ilgili ironik “a colour unfortunately chosen” (“şanssız bir tercih”) yorumunu duymanızı sağlayamıyor. Ya da kızın ellerinden sigara izlerini ve kiri ayırt etmeniz anlatıcının “dirty as a little girl’s” (“küçük bir kız çocuğununki gibi kirli”) gözlemine sizi ortak edemiyor. Belki de bu yüzden edebiyat hala pek çokları için bir adım önde gidiyor.

* Filmlerle ilgili ilginç bulduğum nokta ise her ikisinin de kitabın benzer bölümlerini işlemeleri ve akıştan saptırılmış olan hikâyeleri aynı şekilde değiştirmiş olmalarıydı. Isherwood’un karakterini ve yaşamını bilen insanlar için I am a Camera‘da oynayan Laurence Harvey‘in Micheal York‘a göre yazarı daha iyi yansıttığını söyleyebilirim. Öte yandan ne bu rolüyle efsaneleşmiş Liza Minelli ne de Julie Harris benim romanda okuduğum Sally Bowles idi. Kabare’nin beni en heyecanlandıran sahnesi ise başlangıç sekansında söylenen şarkıda (Willkommen, bienvenue, welcome! diye giden) bir an için seyirciler arasında oturan Sylvia von Harden‘i görmem oldu. 1930′lar Berlin’inin ünlü simalarından olan gazetecinin Otto Dix tarafından çizilmiş portresine yapılan birebir göndermeyi çok başarılı ve yerinde buldum.

sylvia_von_harden_otto_dix

* Küçük bir not: Bir dahaki ay yer bulabilirsem Şehir Tiyatroları’nın sergilediği Kabare’yi de bu okuma şerefine izlemeye gideceğim. 4. hafta yazımı umulmadık kadar erken bir günde yazabilirim. Merak edenler için haftaya Ernest Hemingway ve In Another Country var.


Blindness, Birds vs.

Posted: August 11th, 2009 | Author: bahar malik | Filed under: Küçük benzetmeler, Sinema | Tags: , , , , , | No Comments »

Bir sene kadar önce, an itibarı ile son Fernando Meirelles filmi olan Blindness‘ın afişlerini ilk kez gördüğümde tatildeydim. Kısa süre sonra İstanbul’da da gösterime gireceğini düşünmüştüm. Fakat festivali es geçip, kanuni olmayan yollarla eseri izlemeyi reddedince ancak geçen ay, vizyona giren filmi izlemek üzere sinemanın yolunu tutabildim.

blindness

Blindness‘ı merak etmesine ediyordum elbette ama yazarıyla aramızdaki ufak ironi tarzı anlaşmazlığı yüzünden de korkmuyor değildim. Neyse ki Saramago ile aramdaki bu tek taraflı rahatsız edici uyuşmazlık filmi vurmamıştı. Öte yandan didaktizmin doruklarında dolaştığımız anlar canımı sıkmadı dersem yalan olur. Esas enteresan olan Blindness‘ın bana Alfred Hitchcock’un Birds‘ünü fena halde anımsatması oldu. Hele bir de şu demin söylediğim didaktizm olmasaydı bu benzerlik ile ilgili daha uzun atıp tutabilirdim. Yine de susacağımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz.

Filmdeki ilk karakterin ansızın kör olmasından itibaren aklıma Birds düştü. Düşündüğüm zaman iki eser arasında şöyle benzerlikler buldum, bilmem siz ne dersiniz?

* Hitchcock’un filminin ardından en çok sorulan soru kuşların ne manaya geldiği idi. Yönetmeni tarafından hiçbir zaman cevabı verilmeyen bu soruya farklı yorumlar geldi, gelecektir de. Burada dikkat etmemiz gereken husus hayvanların saldırılarının rastgeleliğidir. Blindness‘ta da körlük insanlar üzerinde rastgele yayılır. Kuşların insanları cezalandırmak üzere tanrısal bir güç tarafından gönderildiğini iddia edenlere de bu rastgelelik sorulabilir. Nitekim, okul pikniğinde masum çocukların üzerine saldırırlar. Blindness‘ta da masum küçük bir çocuğun kör kalması bizi tanrısal ceza yorumundan uzaklaştırıyor. Robin Wood’a göre Birds insanlar arasındaki iletişimsizliği ve gerilimi anlatmaktadır. Eğer bu açıklamaya katılacak olursak Blindness‘ın da benzer bir temayı işlediğini söyleyebiliriz. Mark Ruffalo’nun canlandırdığı doktor ve eşi arasındaki sorunlar bunun en güzel örneği olabilir (Üstelik örnekler çoğaltılabilir). Her şeye rağmen Birds kuşların açıklanamaz bir strateji ile hareket ettiği konusunda seyirciyi ikna etmek için çabalar. Ben benzer bir çabanın Blindness‘ın hikâyesinde olduğuna da inandım.

tippi_hitchcock

* Kuşların saldırısının tehlikesi anlaşıldıktan sonra evi tahtalara çivileyip içine hapsolmaları da birdenbire körleşen insanların tecrit edilmeleriyle benzerlik taşıyor. Her iki grup da hapsoldukları noktada ya uzlaşmak ya ölmek ya da mücadele etmek zorundalar ve seçim tamamen kendilerinin. Kuşların ani ve belirsiz saldırısı ya da birdenbire başgösteren körlük kurbanlarının içine tıkılı kaldıkları yerlerde yaşamın değerini anlamaları için bir fırsat oluşturuyor.

* Her iki filmin sonunda da insanlar birleşiyor ve ilişkiler yeniden şekilleniyor. Birds‘te kuşlar kahramanların geçip gitmesine izin verirken yeniden toplanıyor gibidirler. Bir daha saldırıp saldırmayacaklarını asla bilemeyiz. Blindness‘ın sonunda ise Julianne Moore’u gelecekte ne olacağı, bir daha kör kalıp kalmayacakları ve bir sonraki sefer olursa kendisine ne olacağını sorgularken bırakırız.

Bunlar ve hatırlayamadığım daha fazla sebep beni iki filmi birlikte düşünmeye itti. Size de söylemiş bulundum. Belki tamamen haksızım. Bilmiyorum.  Fakat, madem buraya kadar geldik yaşlı Bruegel’in Körler Meseli‘ni de analım, tam olsun.

pieter_bruegel