Posted: January 15th, 2012 | Author: bahar malik | Filed under: Proje: David Lodge | Tags: A Clockwork Orange, Anthony Burgess, David Lodge, Otomatik Portakal, The Art of Fiction | No Comments »
“Mevzu fikirler ise neden Anthony Burgess? Neden Otomatik Portakal?” diye defterime yazalı ne kadar zaman olduğunu size asla söylemeyeceğim. Ama açıklamaktan utandığıma göre sürenin uzunluğunu tahmin edebilirsiniz. Fikirlerden oluşan bir roman (novel of ideas ~ roman à thèse) için karakterlerin yemek yedikleri, içki içtikleri veya flört ettikleri anların arasında birbirleriyle felsefi soruları tartıştığı ya da bireysel olarak düşündükleri romanlara verilen isim dersek üç aşağı beş yukarı da olsa doğruyu söylemiş oluruz. Bu eserlerin enerjisinin asıl kaynağı fikirlerdir ve bu fikirler eserdeki tüm duyguları, ahlaki seçimleri ve kişisel ilişkileri yönetir ve şekillendirirler. Bu tarzın çıkış noktası Plato’nun Diyalog‘larına kadar uzanır.

Dikkat ettiyseniz biraz önce “Roman à thèse” diyerek konumuzun Fransızca ismini de andım. Bu anışımda terimi ortaya atanların Fransızlar olması önemli rol oynuyor. Fikirleri tartışan romanların ana vatanının 17. yüzyıldan sonra devrim yaşamamış bir topluma sahip olan İngiltere değil de kıta Avrupa’sının olması çok da garip değil aslında. İngiltere’de bir Dostoyevski’nin ya da Thomas Mann’ın veyahut Jean Paul Sartre’ın karşılığı yok. Ülkede bu isimlere en çok yaklaşan kişi örneğin Women in Love ile D. H. Lawrence olmuş -ki bu projede okuduğumuz için çok da iyi bildiğimiz üzere bu romandaki fikirler fena halde kişiseldir. Gene İngiltere’de 19. yüzyılda dönemin modası tartışma konularından katoliklik, anglikanizm hakkında yüzlerce kitap yazılmış. Bu romanlar sahip oldukları düşük edebi değer ve bol melodramı bir tarafa bırakacak olursak “fikirlerde” evrenselliği yakalayamadıkları için unutulup gitmişler (Oysa Dostoyevski bugün hâlâ Dostoyevski).
İngiliz yazarlar ve “fikirler” ancak iki durumda bir araya geldiklerinde başarılı olabilmiş: Birincisi komik ya da satirik romanlarda, ikincisi ise distopya/ütopyayı konu alan fantezi eserlerde. Gelecek haftalarda hakkında konuşacağımız Malcolm Bradbury’nin History Man‘i birinci türe örnek olarak gösterilebilir. Anthony Burgess’in Otomatik Portakal‘ı ise distopyayı konu edinmiş romanların en önemlilerinden biri.

Burgess otobiyografisinde bu ünlü romanında 1960′lardaki genç İngiliz holiganların kendisine esin kaynağı olduğunu açıklamış. Yazma amacı medeni bir toplumun etik standartlarından taviz vermeden kendisini anarşik bir vahşetten nasıl koruyabileceğini kurgulamak istemesiymiş. Eserde (eminim hepinizin bildiği üzere) seks ve vahşet suçları işleyen genç serseri Alex’in hapishaneden kurtulmak için Pavlov-vari bir terapiye katılmayı kabul etmesi anlatılır. Otomatik Portakal tıpkı kendisiyle benzer örnekler olan George Orwell’in 1984‘ü, William Morris’in News From Nowhere‘i gibi gelecekte geçer. Böylece Burgess toplumsal gerçekçiliğin limitlerinden kendini kurtarmıştır. Burgess’in romandaki bir diğer zekice hamlesi önceki haftalarda işlediğimiz Teenage Skaz‘ı Alex’in üzerinde başarıyla uygulamasıdır. Alex Rusça’dan devşirme farklı bir dil kullanır. Bu şekildeki dil kullanımı okuyucunun anlatılan dehşet verici aksiyonlardan iğrenmesini engeller ve okuyucu tartışılan fikre odaklanabilir.
Özgür iradenin ortaya çıkarabileceği kötülükleri engellemek için özgür iradenin bilimsel koşullandırmalarla sanal olarak imha edilmesinin daha kötücül bir şey olup olmadığını kitabında tartışan Burgess hem yazdığı dönemde hem de günümüzde hâlâ çok konuşulan bir eser ortaya çıkartabildi. Bu da bahsettiği fikirlerde evrenselliği yakalayabildiğinin bir kanıtı olsa gerek. Stanley Kubrick’in bu romana neler yaptığı ise takdir edersiniz ki başka bir yazının konusu olacak kadar geniş bir mevzu, ayrıca konuşuruz.
Gelecek hafta hazır konusu açılmışken History Man‘i mi aradan çıkartsam yoksa planladığım gibi Lucky Jim‘le mi devam etsem karar veremedim. Siz olsanız hangisini seçerdiniz?
Posted: January 9th, 2012 | Author: bahar malik | Filed under: Günlerin getirdikleri, Sinema | 4 Comments »
Bir önceki yazıyı hazırlarken fark ettim ki geçen sene izlemeyi planladığım birçok yeni filmi vakitsizliğime ya da tembelliğime kurban vermişim. Listenin uzunluğu beni o kadar üzdü ki kendi kendime “challenge accepted!” dedim ve bir haftalık film maratonu düzenlemeye karar verdim. İlk aşama için de aşağıdaki 2010/2011 yapımı filmleri seçtim.

Maratona 11 Ocak 2012 Çarşamba sabahı başlamayı ve 18 Ocak 2012 Çarşamba akşamı bitirmeyi planlıyorum. Bu post üzerinde aşağıdaki alanda güncellemeler yaparak sizleri son durumdan haberdar edeceğim (çünkü çok merak edeceğinizi biliyorum).
Loong Boonmee raleuk chat
Martha Marcy May Marlene
We Need to Talk About Kevin
The Tree of Life
Drive
Meek’s Cutoff
Melancholia
The Trip
Jane Eyre
A Separation
SUPER
Bill Cunningham New York
Aranızda bir ya da birkaç filmle de olsa bana katılmak isteyen var mı?
16 Ocak 2012 Güncellemesi: Projemde planlarımın gerisinde kaldığımı üzülerek bildiriyorum. Şu ana kadar yedi film izleyebildim: Drive, Martha Marcy May Marlene, Bill Cunnigham New York, Super, The Trip, The Tree of Life ve Meek’s Cutoff. Çarşamba gününe kadar en iyi ihtimalle üç film daha izleyebileceğim. Bunların da Loong Boonmee raleuk chat, Jane Eyre ve Melancholia olacağına dair içimde bir his var. Bu üç filmi de tehlikeye atmamak için şimdiden Cuma’ya uzatma ihtimalini konuşmaya başlamak istemiyorum.
25 Ocak 2012 Güncellemesi: Geçen sürede listeme Melancholia ve Jane Eyre’ı ekledim. Diğer filmleri birlikte izlemek için bazı arkadaşlara söz verdiğimden beklemedeyim.
Posted: January 8th, 2012 | Author: bahar malik | Filed under: Fotoğraf çektim, Günlerin getirdikleri | No Comments »
Aslında yıl sonlarında geçmiş senenin muhasebesini yapan insanlardan değilim. Geçen haftasonu bir arkadaşımla konuşurken 2011′i tanımlayabileceğim bir sıfat olduğunu fark ettim: 2011 benim kaybettiğim birçok eşeği bulma yılım oldu. İşte bu yüzden de sert ve yorucu geçti.
Aşağıda yılın özetini çıkartmaya çalıştım. Anlık bir kararla yaptığım için önemli şeyleri unutmuş olabilirim ama madem muhasebe yapmayan bir insanım neyi unuttuğum neden umrumda olsun diyerek bu problemi geçiştiriyorum.

1. 2011′de Diane Arbus‘u tekrar gündemime aldım, üzerinde düşündüm.
2. Bildik yerlerde kimseyle karşılaşmadan turlamayı gene çok sevdim, hep seveceğim.
3. Çünkü Esmé.
4. Suşi yedim, suşiyi özledim. Akşamları Bunka’yı, öğlenleri Yukatu’yı reddedemedim.
5. Sevdiğim Julian Barnes’lar sevinince ben de sevinmiş sayıldım.
6. Geceleri yatağımda gizlice Masterpieces in Detail okudum.
7. İzlediğim filmler arasında en çok Bir Zamanlar Anadolu’da‘yı beğendim. Hatta çok beğendim.
8. Haydarpaşa’ya gereken önemi gösterdim.
9. İngiliz versiyonunu izlerken çektiğim acıyı sevdiğim The Office‘e Amerikalıların ne yaptığını gördüm. Michael Scott’ı geç tanıdım, erken kaybettim.
Geçen seneyle ilgili üç fotoğrafla bu yazıyı sonlandırmak niyetindeyim. İlki aslında bir serinin elemanı. Kendi Gerhard Richter’lerimi çekip bunları Çağatay’a 5 milyon dolara satmayı planlarken şans eseri ortaya çıktı.

Edvard Munch’un kamerayla yaptıkları hoşuma gitti. Hoşuma gittiği anı ölümsüzleştirmek istedim.

Kimseyle paylaşmadığım, tuhaf saplantılarımdan biri Paris’i seven ABD’li kadınların Paris fotoğraflarıdır. Sevgileri ve bu sevgilerinin fotoğraflarına yansımasındaki aynılığı o kadar acayip buluyorum ki saatlerce bu insanların fotoğrafları arasında vakit geçirebiliyorum. Bu sıradanlığa erişebilmek için benzer fotoğraflar çekmeye çalışmadığımı da zannetmeyin. Ne kadar eğreti sonuçlar aldığımı tahmin bile edemezsiniz. O yüzden artık denemiyorum. Onun yerine size aşağıdaki “benimPembeParisim” isimli fotoğrafı sunayım. Bu da benim Paris sevgimin ifadesi olsun.

Bu sene buralarda daha fazla olmayı planlıyorum. Ama yeni yılda yeni planlar yapabilen insanlardan da olmadığımdan söz vermiyorum. Sevgilililerle.
Posted: December 3rd, 2011 | Author: bahar malik | Filed under: Fotoğraf çektim | Tags: Bülent Ortaçgil | 2 Comments »

Dört bilemedin beş senede bir aklımdan Bülent Ortaçgil’i canlı dinlemek geçer. Bu fotoğraf bir önceki geçişin hatırası. Ortaçgil mahallede konser verince kalkıp gitmiştik. Çağatay’dan Fed 5′i yeni aldığım günlerdi. Sonucun ne olacağını kestiremeden fırsatını bulduğum her an kullanıyordum. İlk filmden çıkan en sevdiğim fotoğraflardan biri bu olmuştu. Yırtıkları özellikle seviyorum.
Konsere katılım kısıtlı olduğundan misafir odasında gibiydik. Ön sıralarda oturan bir beyefendi King Crimson’dan istek yapmıştı. Çalmayacaklarından o kadar emindim ki Ortaçgil kısa bir tereddüt yaşayınca tarihi bir ana tanıklık edeceğimi zannedip heyecanlandım. King Crimson çalmadılar.
Bu akşam o konseri düşündüğümde sahnenin tam da bu fotoğraftaki gibi olduğuna eminim. Yırtıklar dahil…
Posted: October 9th, 2011 | Author: bahar malik | Filed under: Proje: David Lodge | Tags: Charlotte Brontë, David Lodge, Defamiliarization, Rus Biçimciliği, The Art of Fiction, Villette | No Comments »
Bu da nedir diyenler için şurada bir açıklama var.
David Lodge ve The Art of Fiction projemi bırakmamın/ara vermemin ana sebebi İngiliz yazarlar okumaktan sıkılmamdı. Fakat geçen sürede onların yerine daha iyilerini koyamadığımı fark ettim. Özellikle bu yaz okuduğum tüm romanların Hollywood yıldızlarının başrol oynadığı filmlerinin çekildiğini görünce yanlış yolda olduğuma kesinlikle emin olup David Lodgecığıma geri dönmeye karar verdim. Bu kararı vermemin üzerinden aylar geçti. Fakat ancak bu akşam Charlotte Brontë ve onun ilk kez bu proje için okuduğum romanı Villette ile geri dönüşümü kutlayabiliyorum.

Konuya geçmeden önce Brontë kardeşler ile ilgili itiraflarımı da dinleyin lütfen: Açıkçası kız kardeşlerle aram pek iyi değildir. Niyetim kötülemek değil ama yazdıkları hiçbir şeyin “bana göre olmadığını” söyleyerek durumu geçiştirebilirim belki. Bu durumun görebildiğim iki sebebi var. Birincisi karakterlerde kurguyla doğru şekilde beslenemediğine inandığım ve katlanamadığım bir kabalığın olması. İkincisi ise bunu nasıl başardıklarını bilmiyorum ama Brontë’lerin romanlarını okurken bazen neler olup bittiğini hiç anlamıyorum. Daha doğrusu ben bambaşka bir şey oluyormuş zannederken sayfalar geçtikten sonra okuduğum her cümleden yanlış bir anlam çıkardığımı fark ediyorum. Bu kadar açık bir dil kullanıp her seferinde bana bunu yapmayı nasıl başardıkları yaşamımdaki büyük gizemlerden biri.
David Lodge’ın “Defamiliarization” diye başlık attığı makalesini ilk gördüğümde bu gizemin çözüleceğine inandım ama yanılmışım. Defamiliarization, Rusça ostranenie kelimesinin karşılığı. Bizde bir karşılığı var mıdır diye sözlüğe sordum: “Alışkanlıkları kırmak” dedi. Ostranenie kelimesini ortaya ilk kez Rus biçimciler atmış. Kısaca diyorlar ki: Bizler dış dünyada olanları bir süre sonra kanıksar ve onları farklı şekilde görememeye başlarız. Edebi eserler (özellikle de şiir) bu kanıksamamızı kendine özgü yapısı ve diliyle kırar ve alıştıklarımızı farklı şekilde görmemizi sağlar. Bu konuyla ilgili 1917 yılında Victor Shlovsky’nin yayınlandığı makalede örnek olarak Tolstoy’un okuyucunun alışkanlığını kırdığı bir paragraf verilmiş. Bu paragrafta Tolstoy, klasik bir operada sahne üzerinde olanları, operanın ne olduğu hakkında fikri olmayan birinin ağzından anlatmış. Böylece opera izleyicisi de olan okurlarının çoktan kabullendikleri bir konuya farklı bir açıdan bakmış olmuş.
Tolstoy bu işi nerede yapmış hatırlamadım ama Villette‘te de çok benzer bir sahne var. Kahramanımız Lucy Snowe para kazanmak için Avrupa’nın sayılı başkentlerinden biri olan Villette’e (Brüksel) geliyor. Burada bir kızlar okulunda çalışmaya başlıyor. Derken günlerden bir gün bir resim sergisine gidiyor. Daha önce resim sergisi gezmemiş Lucy büyük bir tablo ile karşılaşıyor ve Brontë bu tabloyu bize Lucy’nin gözlerinden tasvir ediyor. Bu eser klasik dönem bir kadın betimlemesi ve devrine ait akımın tüm özellikleri taşıyor. Bu yüzden görsel sanatlarla biraz ilgili bir okur bu resime ait tüm detayları alışkanlıkla kabullenecek ve sorgulamayacaktır. Oysa Lucy, tabloyu öyle bir anlatıyor ki okurun aklına birden Rönesans’ın tüm kendine özgü yanlarına “Neden?” sorusunu yöneltmek geliyor (“kadın neden çıplak?”, “neden insan boyutlarından çok daha büyük çizilmiş?”, “neden bazı nesneler sağa sola dağılmış?”).

Her ne kadar içimde yazarının alışkanlıkları kırmak gibi bir planı olmadığına dair çok güçlü hisler olsa da Charlotte Brontë, güçlü feminist öğeler taşıdığı kabul edilen Villette‘inde bu işi David Lodge’ın ilgisini çekecek kadar iyi yapmayı başarmış.
Böylece bu haftayı tamamlayıp elecek haftaya yelken açıyoruz. Yeni konumuz ve yazarımız bu sefer sürpriz olsun. Çünkü henüz ben de bilmiyorum.
[1] Fotoğraflar şuradan ve şuradan.
Geçmiş Yorumlar