Tanıyanlar bilir, alışveriş benim için ancak çok zorunda kaldığımda yaptığım, o zaman bile katlanamadığım bir etkinliktir. Bunun tek istisnası ise kitap almak ve dolayısıyla kitabevlerini dolaşmaktır. Geçen seneki Paris ziyaretimizde de bir günü şehrin İngilizce kitap satan kitapçılarını gezerek geçirmeye karar vermiştik. Paris’te yapmayı en sevdiğim şey “aylaklık” olduğundan turu tamamlamam birkaç günümü aldı ama konumuz bu olmadığı için detayların üzerinde durmayalım. Bu kitabevlerinden birinde karşılaşıp bir süre sohbet ettiğimiz Türk beyefendi başka hangi kitabevlerine gidebileceğini sorup elimizdeki diğer adresleri de isteyince “kimbilir belki başkalarının da işine yarayacak bir bilgidir” diyerek blog’da yazmayı düşünmüştüm. Eh, benim tüm coğrafyaya yayılmış evrensel aylaklığımı düşünecek olursanız bugün yazıyor olmam bile büyük başarı sayılır, değil mi?
Rotamızın ilk durağı sahibi yaşlı bir İngiliz hanım olan Tea and Tattered Pages idi. İkinci el kitaplar satılan bu iki katlı mahalle kitapçısının bir diğer ortağı ise kocaman gözlü, gürbüz ve miskin sarman kediydi. Giriş katını kurgu romanlara ayırmış mekanın alt katı ise bilimkurgulara ev sahipliği yapıyor. Gene giriş katının iç tarafında ise bir “çay odası” var. Tea and Tattered Pages’in stokları sadece ikinci el sattıkları için Paris’te yaşayanların okuduktan sonra evlerinde tutmamaya karar verdikleri eserlerden oluşuyor. Ama bilirsiniz böyle yerlerde nasıl bir sürprizle karşılaşacağınız hiç belli olmaz. Duroc metro durağından Rue de Sèvres üzerinde inerseniz bu caddeyi dik kesen ilk sokak olan rue Mayet üzerinde 24 numarada yer alan kitabevinin samimi ortamını duvarlarına astıkları ”our books are cheap, please don’t steal from us” cümlesinden bile anlayabiliriz.
Tea and Tattered Pages’ten sonra St. Germain yakınlarındaki Rue Princesse 6 numarada konuşlanmış olan Village Voice’i ziyaret ettik. Bana kalırsa Village Voice uğramaktan zevk alınan derli toplu ve düzenli kitabevlerinin Paris’teki en önemli örneği. Yeni çıkanlar masasının zenginliği, dükkanda aradığınız her şeyi bulma ihtimalinizin düşüklüğünü kabul edilir kılıyor. Özellikle dükkanın bir köşesini kaplayan bilimkurgu bölümünde daha önce karşılaşmadığım şıklıkta kitaplar gördüm.
Village Voice’ten çıkıp San Francisco Book Co.’ya doğru yürümenin en güzel yanı yolunuzun üzerinde Pierre Herme‘nin olması. Benim tavsiyem kararsız ve şaşkın Uzakdoğulu turistlerin bile çirkinleştiremediği tek yer olan mağazadan makaronlarınızı alıp hemen köşedeki Saint-Sulpice Kilisesi’nin bahçesinde küçük bir piknik yapmanız ve makaronlarınızı afiyetle yerken bu mutluluğu size benim önerdiğimi unutmamanız. Pierre Herme Rue Bonaparte üzerinde 72 numarada.
Fotoğraflarına bir kere daha bakınca San Francisco Book Co.‘nun enikonu güzel bir yer olduğunu düşündüm. Burası da çoğunlukla ikinci el kitaplar satıyor. Kitabeviyle ilgili suçluluk duyduğum iki konu var: Birincisi sağdaki fotoğrafta tam ortadaki kapıya asılmış Baskan Yayınları Bilimkurgu Serisi’ne benzeyen ikinci el kitaplardan bir tane bile satın almamış olmam. İkincisi ziyaret ettiğimiz günün gecesinde defterime yorum olarak “ortam şen!” yazmam (Nedenini hâlâ çözebilmiş değilim). 17 Rue Monsieur le Prince üzerindeki San Francisco Book Co.’yu bir kere daha ziyaret edip hakkını vereceğime söz veriyorum.
Bir sonraki durağımız her ne kadar içinde dolaşmak için iki boyutlu olmanız gerekse ve aradığınız bir kitabı kendi kendinize bulma olasılığınız %23,2 civarında olsa da pek sevdiğim The Abbey Bookshop idi. Turistlerle dolu kalabalık bir bölgede olması bile dükkanı gözümde çirkinleştiremiyor. Yardımsever Kanadalı bir sahibi olan dükkanda hem sıfır hem de ikinci el kitaplar bulabiliyorsunuz. Adresi ise 29 Rue de la Parcheminerie.
The Red Wheelbarrow‘a vardığımızda gece olmuştu. Vakit geçirmekten hoşlandığım bir mahalle olan St Paul’de yer alan kitabevinin böylece güzel bir özelliğini de öğrenmiş oldum: Geç saatlere kadar açık olması. İçinde bulunmaktan açıklayamadığım bir mutluluk duyduğum The Red Wheelbarrow en çok alışveriş yaptığım kitabevlerinden biri oldu. (Adresi 22 Rue St Paul)
Ertesi gün rue de Rivoli üzerinde ziyaret ettiğimiz iki kitabevinden ilki görkemli Galignani oldu. Galignani hem çok şık hem de stokları çok zengin. Özellikle sanat kitaplarını incelemeye doyamadım. Diğer dükkanlarda olmayan aradığım birkaç kitabı buradan satın alabilmem gözümde değerini daha da arttırdı. (224 rue de Rivoli)
Bana kalırsa WHSmith‘in ağabeyi Galignani’nin yanında esamesi bile okunmaz. Yine de senelerdir varlığını sürdürebilen bu kitapçıyı da ziyaret ettik. Türkiye’deki kitabevi zincirlerini anımsatan havasından sıkıldığım WHSmith’te Tilda Swinton’ın kapak olduğu Orlando ile karşılaştım. Swinton ne kadar gençmiş değil mi? Senelerin bu kadar çabuk geçtiğini bazen fark etmiyorum. WH Smith 248 rue de Rivoli’de.
Shakespeare and Company, turistlerin mabedi olmuş Paris mekanlarından biri. Biz de bu güzel kitapçıya hem rotamız kapsamında hem de (yol üstünde olduğundan) boş zamanlarımızda bol bol gittik. Keşfettiğim ilk günden beri popüler olan bu tarihi kitabevi gün geçtikçe daha da kalabalıklaşıyor gibi hissediyorum. Haklı olarak içeride fotoğraf çekmeyi de yasaklamışlar. Geçen sene üst kattaki kütüphanelerini de müşterilerine açarak başka bir güzelliğe imza atmışlar. Her ne kadar birbirini ezen ziyaretçiler yüzünden rahat alışveriş yapılamayan bir dükkana dönüşmüş olsa da böylesi bir yere sahip olmak bir şehir açısından büyük ayrıcalık. Paris, çok şanslısın. (37 Rue Bûcherie)
Shakespeare and Co. demişken geçen Aralık ayında mekanın son sahibi George Whitman’ın ölüm haberini okudum. Kimseye söylemeyin ama kendisine yıllar yıllar öncesinden kalma dört euro borcumun üstüne yatmaya karar verdim. Umarım mirasçıları peşime düşmez.
İlgilenenler için aşağıdaki haritanın da faydalı olacağını düşünüyorum. Bu haritayla da yazımı bitirmek niyetindeyim. Bana kalırsa benim için dileyebileceğiniz en güzel şeylerden biri günlerce gezebileceğim güzellikte ve sayıda kitabevi olan bir şehirde yaşamam olabilir. Ben size veda ederken siz de gözlerinizi kapatıp bunu dileyin. Sevgililerle.
Son David Lodge yazımaKitap Notları‘ndan BA’nın yazdığı yorum sonrasında uzun süredir ertelediğim Brideshead Revisited izleme planımı bu haftasonu gerçekleştirmeye karar verdim. Romanın ne 1981 yılında çekilen televizyon dizisi uyarlamasını ne de 2008′de çevrilen sinema filmini izleyebilmiştim. Sinema versiyonuna göre daha başarılı olduğu konuşulan TV dizisi için yeteri kadar vaktim olmadığından Julian Jarrold’ın yönetmenliğini üstlendiği filme yöneldim.
Brideshead Revisited‘ın baştan sona akıllıca yazılmış, derli toplu, anlatmak istediğini okuyucunun gözüne sokmadan verebilen, dahası okuyucuya aptal muamelesi de yapmayan, çok iyi bir roman olduğunu düşünüyorum. Film bu açıdan beni hayal kırıklığına uğrattı. Senaryo üzerinde eserin teması değişecek kadar oynanmış. Romanın o kadar güçlü bir öyküsü var ki bunu üçlü bir aşk hikâyesine dönüştürmeye çalışmaya, histerik kıskançlık krizleri ile gerilim yaratmaya, “sen beni satın aldın” kavgaları çıkartmaya hiç gerek yoktu. Çünkü bunları izlerken dinin üzerlerinde yarattığı baskıyı türlü acayipliklerle yaşayan ve her biri farklı tepkiler veren baba ve çocuklarının esas öyküsünden uzaklaştım.
Her şeye rağmen filmin ilk çeyreğindeki görüntüler hoşuma gitti. Keşke Jarrold, yukarıda sizinle paylaştığım görüntülerdeki platoniklikle ilerleyebilseydi, izleyicisine birazcık daha güvenseydi ve tüm olay örgüsünü Waugh kadar cesur yorumlayabilseydi. Ama olmamış.
Romanda en sevdiğim şeylerden biri Sebastian’ın yaşadıkları karşısında yavaş yavaş yokoluşudur. Öyle ki bir noktadan sonra sadece insanların aralarında konuşurken bahsini geçirdikleri bir isim halini alır. Sonrasında tamamen unutulur. Romanı okurken bu yokoluşun her aşamasında derinden üzülürek “Ah Sebastian!” demiştim. Yukarıdaki son görüntü bana bu hissettiklerimi hatırlatan tek kare oldu (Ah Sebastian!).
Vaktim olduğunda televizyon dizisini de izlemek niyetindeyim. Belki de Brideshead mevzusunu bir kere daha bu mecrada masaya yatırırız. Hazırlıklı olun!
Goya gençlik günlerinde ne zaman para sıkıntısı yaşamaya başlasa Real Academia de Bellas Artes de San Fernando yani Madrid’deki Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi’nin yetenek sınavlarına girip kapağı “maaşlı” bir işe atmasını sağlayacak diplomanın sahibi olmaya çalışırmış. Söylenenlere göre ressam üç kere girdiği bu sınavların ilk ikisinde jürinin oy birliği ile okula kabul edilmemiş.
Hayatta en çok merak ettiğim konulardan biri sanatçının bu iki seçmede jüriye hangi tablolarını sunduğudur. Goya ile ilgili birçok kitap ve Internet’te belki de yüzlerce kaynağı karıştırmama rağmen bu soruma yanıt bulamadım. Oysa ilk ikisinde giriş izni vermeyen jürinin kalbini nasıl yumuşattığı ve Akademi’nin kapısını nasıl açtığı hemen hemen her yerde yazar: 1780 tarihli İsa Çarmıhta tablosu ile.
Ben bazı zamanlarda çok sevdiğim Goya kitaplarımdan birini elime alıp bu tablonun olduğu sayfayı açar ve Goya’nın gelmiş geçmiş en kötü tablosu ile dönemin Madrid’inin önde gelen sanat topluluğuna kabul edilmiş olmasına gülerim. Eminim, bu öyküden başka birileri “yaşam dersi” çıkartıp bu dersi allayıp pullayarak sunabilirler. Ama üzerine basarak söylüyorum: Bence bu olay sadece çok komiktir ve ötesi yoktur.
Aşağıda eski günleri yadetmek isteyenler için Goya yazılarına linkler veriyorum. Gündüz düşlerimizde bir sonraki bölümün ismi ise bir başka harika rüya olan “Eğer Mengs olmasaydı?”. Hepinizi beklerim.
Geçmiş Yorumlar