Sanat üstüne

Non multa sed multum

“TW kendince yazının özünün, ne biçim ne de kullanım olduğunu, yalnızca bir beden hareketi, yazının sürüp gitmesine izin vererek onu üreten hareket olduğunu söyler: Bir mürekkep lekesi, nerdeyse bir boya lekesi, bir özensizlik. Karşılaştırma yaparak düşünelim. Bir pantolonun özü (eğer bir özü varsa) nedir? Elbette, büyük mağazaların tezgâhlarındaki aprelenmiş ve ütüsü üzerinde olan bir nesneden değil de; daha çok, yorulmuş, tembel, duyarsız bir oğlan çocuğunun üstünü çıkarırken dikkatsizce elinden yere düşmüş yerdeki bu kumaş yığınından söz ediyoruz. Bir nesnenin özü, bozulmasıyla bir çeşit ilişki içindedir: İlle de onu kullandıktan sonra kalan şey değildir bu, kullanım dışına atılan şeydir. TW’nin yazılarında da aynı şey vardır. Bunlar bir tembelliğin, dolayısıyla aşırı bir zarafetin artıklarıdır; tıpkı güçlü bir erotik eylem olan yazıdan geriye aşkın yorgunluğunun kalması gibi: Kâğıdın bir köşesine düşmüş bu giysi. “

– Roland Barthes

Çevirenler: Ayşenaz Koş – Ömer Albayrak

Sanat üstüne

Antibes, Nicolas de Staël ve Abidin Dino

Başlangıç

Nicolas de Staël Bey’in eserleriyle aşka düşmem yanlış hatırlamıyorsam 2010 yılına denk geliyor. O zamandan beri sessiz sedasız devam eden bu platonik sevdamın birkaç önemli anını bugün sizlerle paylaşmak istiyorum çünkü artık bu aşkı yüksek sesle yaşayacak kadar aşkıma güveniyorum. Dahası anlatmak istediğim birkaç ilginç nokta var.

de Staël’le ilgili en önemli sorunum kendisini Türkçe sevemeyeceğiniz gibi İngilizce sevmenin de mümkün olmaması. Fransızca bilmiyorsanız ressama duyduğunuz sevgide bir başınasınız. Çünkü her nedense sanatçıyla ilgili yazılmış tüm kitaplar Fransızca olarak kalmış, mektupları bile İngilizce’ye çevrilmemiş. Yani sevdamı “Fransızca bilmeden je t’aime sevgili Nico” isimli bir kitap yazarak da anlatabilirdim. Onun yerine Güzelonlu’ya bu yazıyı eklemeye karar verdim çünkü bloglar ölmedi arkadaşlar! Bloglar ölmedi!

OKUMAYA DEVAM EDİN
Sanat üstüne

Çok sevdiğim bir tablonun ilham kaynağını öğrendiğim günü anlatan yazı

Ben buralara yazar mıydım? Yazardım elbette! Fakat ne zaman buraya hayatın ne kadar yorucu olduğu ve benim ne kadar meşgul olduğumdan mutlaka bahsettiğim bir yazı eklesem üzerime üç kat daha yük biniyor. Ünlü bir Türk büyüğü ve canım kardeşimin de sık sık şikayet ettiği gibi hayat bizi neden bu kadar yoruyorsun? Niye her şeyi oluruna bırakmıyorsun? Bugün anlatacaklarımı yazmaya Aralık ayında karar verdim. Şu anda Ağustos’un son günündeyiz. İşte hayat! Hadi başlayalım:

Her şey Amsterdam’daki Stedelijk Müzesi’ni ilk kez ziyaret ettiğim gün başladı. Hayır, yalan söylüyorum, ikinci ziyaretimde başladı. İlk ziyaretimde müze restorasyondaydı ve limanın yakınlarındaki ufak bir binada bir fotoğraf sergisi ile ziyaretçilerini ağırlıyordu. İkinci gidişimde koleksiyonu sonunda görebileceğim için bir hayli heyecanlanmıştım. Bu ziyaretimle ilgili en ilginç nokta ise çıkışta aklımda en çok Jan Sluijters’in görkemli tablosu Bal Tabarin‘in kalması idi. Bal Tabarin, bir zamanlar Paris’in en ünlü ve popüler barlarından biriymiş. Sluijters de bu barı en çok eğlenilen gecelerden birinde resmetmiş. Bal Tabarin kadar görkemli tablolardan genelde çok etkilenmem ama renkler ilgimi çekmişti, dahası örnekleriyle karşılaşmadığım böylesi bir tablonun ismini daha önce duymadığım bir Hollandalı’nın elinden çıkmış olması da bana enteresan gelmişti. Daha sonraki zamanlarda arada sırada aklıma Bal Tabarin geldi ama ne yalan söyleyeyim, çok da önemsemedim. Bir heyecandı, geçti diyelim.

Bal Tabarin – Jan Sluijters (1908)

OKUMAYA DEVAM EDİN

Sanat üstüne, Seyahat

Nerede kalmıştım?

Sizi terk ettiğim yer işte tam da şurasıydı: Şurası.

Kimsenin beklemediği üzere Londra’da gördüğüm eserlerden bazılarını anlatmaya devam ediyorum. Çünkü seni yeneceğim Londra! Seni yeneceğim!

Londra’da zaman geçirdikçe gerginliğim artıyordu çünkü hâlâ yapamadığım çok şey vardı ve muhteşem planımın hepsini uygulayabileceğime dair şüphelerim de artmıştı. Açıkçası bir şeyleri feda etmem gerektiğini biliyordum ama neyi feda edeceğime bir türlü karar veremiyordum. En sonunda “insan bir Sargent da göremeyecekse niye yaşasın ki?” diyerek Tate Britain’a gitmeye karar verdim. Pimlico durağında beni hoş sürprizler bekliyordu. Metro çıkışısında (ya da bakış açısına göre girişinde) hemen yakındaki müzede hangi eserleri görebileceğimiz bize tanıtılıyordu. “Ah Sargent Bey de var, başka kimler var acaba?” diyerek hepsini inceleyip Turner’ın, Henry Moore’un ve Degas’ın fotoğraflarını çektim. OKUMAYA DEVAM EDİN