Olaylar çok karışık

Posted: April 21st, 2015 | Author: | Filed under: Sanat üstüne | Tags: , , , , , , , , , , | No Comments »

Aşağıda resimlerini göreceğiniz Jeanne Lemer/Lemaire olarak da tanınan kadının bilinen ismi Jeanne Duval. On dokuzuncu yüzyıl Paris’inin önemli figürlerinden biri. Kendisi Haitili bir dansçı ve aktris. Duval’in ünlü olmasının en önemli sebebi ise Charles Baudelaire’in ilham perisi ve metresi olması. Yazılanlara göre çiftin ilişkisi yirmi seneden uzun sürmüş. Baudelaire, Duval’e “Vénus Noire” (Siyah Venüs) ve “gözde metresim” diye sesleniyormuş.

jeanne duval by baudelaire

Duval ile ilgili çok fazla bilgi yok. Olanlar ise çoğunlukla Fransızca. İşte bu yüzden size Google Translate’in Fransızca-İngilizce çevirisinden sıkılmadığım süre boyunca okuduklarımı anlatacağım (yani kısa bir yazı olacak). Yukarıdaki iki karakalem çalışma da Baudelaire’e ait. Şairin metresine Siyah Venüs diye isim takmasından, çizdiği resimlerinden ve Nadar‘ın Duval’in oynadığı bir vodvilden sonra aldığı notlardan anladığım kadarıyla kendisi bildiğimiz siyahi bir insanmış. Nadar notlarında ayrıca dansçının büyük göğüslerinden de uzun uzun bahsetmiş. Duval’in göğüs boyutlarının bu yazının konusuyla bir ilgisi olmadığından biz bu ayrıntıyı es geçebiliriz.

Bu noktada konu biraz ilginçleşiyor. Baudelaire’in sevgili arkadaşı Manet de Duval’in bir portresini yapmış. Tablonun ismi sizi çok şaşırtacak: Baudelaire’in Metresi Jeanne Duval Uzanırken. Bu eserle ilgili Duval’in Neş’e Erdok tarzı devasa elleri dışındaki en acayip şey Manet’nin siyahi kadını soluk renkli bir beyaz olarak çizmesi. Manet’nin bu yaptığının sebebini çok merak ediyorum. Kendisinin siyahileri çekinmeden ve üstelik de büyük başarıyla çizdiğini bildiğimden kendi kendime “neden? neden?” diye sorup duruyorum.

portrait-of-jeanne-duval-1862

Olayı daha da ilginçleştirmeye hazır mısınız? Öyleyse Gustave Courbet’nin başyapıtı kabul edilen Sanatçının Stüdyosu isimli tabloya bağlanalım. Buyrun:

gustave courbet - sanatcinin studyosu

Bu tabloda sağ tarafta ressamı ve çizdiği tabloyu izleyen burjuva çiftin arkasında kalan, bir şeyler okumaya dalmış beyefendi size tanıdık geldi mi? Gelmeyenler için söylüyorum, o kişi Charles Baudelaire’in ta kendisi.

courbet - artists studio detail - baudelaire

Tabloya yakından baktığınızda fark ediyorsunuz ki zengin çiftle şair arasında sadece gölgesi kalmış bir figür  var. Dikkatle incelerseniz sonrasında ressam tarafından silinmiş bu figürün Jeanne Duval olduğunu anlıyorsunuz.

courbet_duval

Peki, Courbet, Duval’i neden tablosundan çıkardı acaba? Eseriyle ilgili sanatsal bir kaygı mı yoksa dostu Baudelaire’in ricası mı? Baudelaire niye böyle bir şey rica etsin? İşte bunlar hep sorular, sorunlar.

Olaylar çok karışık. Anlamak zor. 160 sene sonra anlamaya çalışmak daha da zor.

Bu yazıyı paylaşın

Güzel şeyler no.5: Samuel Beckett’in bizzat kendisi

Posted: April 16th, 2015 | Author: | Filed under: Güzel şeyler | Tags: , , , | 1 Comment »

Anketlerden çok korkarım. Birisi bana en sevdiğim romanı, yazarı, ressamı, müzisyeni sorarsa diye ödüm kopar. Bu tip soruların beni bu kadar dehşete düşürmesinin sebebini önceleri anlayamıyordum. Ama zamanla fark ettim ki değişik dönemlerde birbirinden çok farklı konulara takıntılı bir şekilde yaklaştım ve bu takıntılarımdan herhangi birinin bir müsabakada (anket) galip gelmesini istemiyorum.

Pek çok güzeli çok sevmeme rağmen her zaman bir rüya takımım da oldu. Samuel Beckett de bu takımın en önemli üyelerinden biri. Rüya takımımdaki insanlara karşı o kadar farklı şeyler hissediyorum ki örneğin onlardan alıntı yapamıyorum (çünkü eserlerinin bütün olarak muhteşem olduğuna inanıyorum ve parçalanmalarını istemiyorum) ya da isimlerinin sonuna -ciğim ekleyerek konuşamıyorum (çünkü ne haddime?) ya da onlara olan sevgi ve saygımı fazla dillendirmiyorum (çünkü onları var eden benim sevgim değil).

Ama gizlice seviyorum onları. Sinsi sinsi seviyorum. Kahve içtiklerini bildiğim bir kafede oturmak hoşuma gidiyor, sevdikleri yazarları okumaktan zevk alıyorum, bazılarının mezarlarını ziyaret edip sonra bir mezarlıkta ne yapacağını bilemeyip mezartaşlarının karşısında meyveli yoğurt yiyorum.

Geçen haftalarda rastlantı eseri Beckett’in daha önce görmediğim fotoğraflarıyla karşılaştım. François-Marie Banier’in çektiğini sonradan öğrendiğim bu fotoğrafların doğallığını o kadar sevdim ki açıp açıp yeniden baktım. bu fotoğraflar sayesinde Beckett’in olağanüstü yazarlığından bağımsız olarak olağanüstü bir adam olduğuna kanaat getirdim (bazen vazgeçsem de yıllar içinde bu kararı tekrar tekrar veriyorum) ve sonunda bu fotoğrafları sizlerle de paylaşmaya karar verdim.

Bakalım siz de benim kadar beğenecek misiniz?

samuel beckettBeckett Paris’te (1989)

samuel_beckettBeckett Fas’ta (1978)

samuelbeckett

samuel beckett walking

samuel beckett treeYukarıdaki fotoğraf çok güzel değil mi?

samuel-beckett-1978Ve bu da?

beckettFavorimi en sona bıraktım.

Yakında yeniden görüşeceğiz. O güne kadar sevgiler.


Deliler

Posted: March 29th, 2015 | Author: | Filed under: Sanat üstüne | Tags: , , , , , , , , | No Comments »

İnsanın Louvre Müzesi’nde yaşayabileceği en önemli tecrübelerden birinin Fransız ressam Théodore Géricault’nun Medusa’nın Salı tablosunu görmesi olacağına inanıyorum. Bu dev tabloyla ilgili ufak anımı sizlerle daha önce paylaşmıştım.

2014’ün benim açımdan en şanslı zamanlarından biri ise başka yerlerde dolaşırken fırsat yaratıp Ghent’teki “Géricault: Merhamet Parçacıkları” sergisini ziyaret edebilmem oldu. Sergi Géricault’nun neden korku, acı, delilik ve ölümün ressamı olarak anıldığını bizlere göstermek için hazırlanmış gibiydi ve sergilenen resimler, çizimler, dokümanlar kesinlikle bu amaca hizmet ediyordu.

Bugün sizlere anlatmak için seçtiğim konu Medusa’nın Salı değil. Daha önce de söylediğim gibi Julian Barnes, 10.5 Bölümde Dünya Tarihi isimli kitabında tabloyu öyle güzel anlatır ki benim bir daha böyle bir işe girişmem için hiçbir sebep olamaz. Ama Géricault’nun Medusa’nın Salı kadar etkileyici Deliler serisi hep gözden kaçar. Bu yazıda bu konuya eğilerek kendi adıma Deliler‘e haklarını teslim etmek istiyorum.

Medusa'nın Salı

Géricault, Medusa’nın Salı’nı 1819 yılında tamamladı ve tablo o yılın Paris Salonu’nda sergilendi. Fransız halkının çok beğendiği tablo, ressamın ününün İngiltere’ye kadar yayılmasına sebep oldu. 1820’de Londra’ya davet edildi ve Medusa’nın Salı bu şehirde de sergilendi. Ressam Paris’e 1821 yılında döndü. Aynı yıl stajyer doktor Étienne-Jean Georget Paris’teki bir akıl hastanesinde farklı sebepler yüzünden yatan on hastanın portrelerini yapması için Géricault’ya sipariş verdi.

[Ben psikoloji konusunda uzman bir isim değilim. Yazacaklarımda yanlış bir şey olursa lütfen düzeltin] Bu on hastanın da derdi ilk kez 1810 yılında Fransız psikiyatrist Jean Étienne Esquirol’ın ortaya attığı bir terim olan “monomania” idi. Monomania, tek bir şeye karşı duyulan abartılı ve takıntılı ilgi/coşku manasına geliyor.

Géricault ve siparişi veren Étienne-Jean Georget’nin nasıl tanıştığı konusu muamma. Bu konuda üç teori var:

1. 1819’da sinir krizi geçiren ve depresyona giren ressamı doktorun tedavi ettiği.
2. Eserlerini daha gerçekçi çizmek için hastanenin morgunu sık sık ziyaret eden ressamla doktorun morgda tanıştığı
3. Siparişten önce ikilinin tanışmadığı, doktorun ressamın ününü duyup kendisini tuttuğu

Ailesinde de bu tip hastaların olduğu, hatta büyük babası ve amcasının rahatsızlıkları sonucu öldüğü bilinen Géricault, on tabloyu da tamamladı. Ancak günümüze beş tanesi ulaşabildi.

Théodore-Géricault-Portrait-of-a-Kleptomaniac

Yukarıda gördüğünüz tablonun adı Bir Kleptoman’ın Portresi (1822). Bu tablo, benim Deliler serisinden gördüğüm ilk eser. Adamın suratına baktığınız anda bir sorun olduğunu anlıyorsunuz. Ama sorunun ne olduğu portrenin isminde belirtilmese tam bir gizem. Bu portrede öyle bir belirsizlik var ki bu belirsizlik hem insanı rahatsız ediyor hem de eseri beğenmenize sebep oluyor.

840px-The_mad_woman-Theodore_Gericault

Bu serinin en meşhur tablosu ise Kıskançlık Takıntısından Muzdarip Kadının Portresi. Bu kadına uzaktan baktığınızda hiçbir anormallik fark etmiyorsunuz. Ancak yeteri kadar yakına geldiğinizde bakışlarındaki sertliği ve hırçınlığı görebiliyorsunuz. Sıradan yaşlı bir kadınla karşı karşıya değilsiniz, bu kadının sorunları var. Gözleri ağlamaktan kızarmış, ten rengi bile sağlıklı değil.

child kidnapper

Bu tablonun ismi ise “Çocuk Alıkoyucusunun Portresi”. Kayıtlarda tablonun ismi dışında modelle ilgili bir bilgi yok ama isimden bu adamın pedofili olduğunu anlıyoruz. Adamın izleyenin gözüne bakmaması ve mutsuz görünmesi dışında kendi elini veren bir yönü yok. Hatta portreye daha çok baktıkça Géricault’nun hasta adamı yargılamamızı istemediğini sonucunu çıkartabiliriz.

madwoman-theodore-gericault

Bu kadının takıntısı ise kumarmış. Louvre Müzesi’nde görebileceğiniz bu tablodaki kadın kıskançlık acısı çeken kadına nazaran daha iyi görünüyor. Ama kaybolmuş bir hali var.

Gericault, Man with Delusions of Military Command 1819-22.jpg

Son tablodaki adamın rahatsızlığı ise oldukça bilindik: Kendini Napolyon zannediyormuş. Kimbilir, belki de tarihte kendini Napolyon zanneden ilk adama bakıyoruzdur şu anda.

Sanat tarihinde daha önce de delileri konu eden ressamlar olmuştu. Fakat bu çalışmalarda delileri hareket halinde, bir olayı yaşarken betimlenmişti (en basit örneği Goya’nın delileri). Géricault ise hastalarına bir arka plan dahi yaratmamıştı. Resimlerde hastane, doktor ya da bu insanların akıl hastanesinde olduğunu gösteren hiçbir ipucu göremiyoruz. Ayrıca hastalıklarını gösteren hiçbir eylem içinde de değiller. Géricault, o güne kadar süregelen standart deli prototipinden çıkıp tablolarında akıl hastası “birey”ler yarattı.

Yukarıdaki bütün portrelerde, ressam, modellerin yüzlerini ön plana çıkartıp bedenlerini arka planda bırakmış. Örneğin hiçbirinin ellerini göremiyoruz. Bunun sebebi de Géricault’nun hastalıkların beyinle ilgili olduğunu; bedenleriyle ilgili bir sorun olmadığını vurgulamak istemesi. Tabloları yaptığı kanvaslar farkı boyutlarda da olsa, Géricault bütün kafaları doğal boyutlarında çizmeyi tercih etmiş.

Géricault, Paris Salonu’nda ünlendiğinde sadece 27 yaşındaydı. Yakışıklı, kendine güvenen genç bir adamdı. Resim kariyeri boyunca tek bir şeyi hedefledi: “Ne kadar ileri gidebilirim?” Ressam, bu yüzden acı çeken insanlara yöneldi. İzleyicilerin acı çeken bu insanlara, kendilerini rahat hissettikleri uzak bir noktadan, hissedilenlere dahil olmadan bakmasını istemiyordu. Ordu tablolarında bile generalleri, imparatoru ya da diğer yüksek rütbeli askerleri değil, trajedinin gerçek kurbanları olarak gördüğü erleri çizmeyi tercih etti. Sanırım başardı da. Medusa’nın Salı‘nı gören Delacroix, “burada hepimiz tek ayağımız suyun içinde dikiliyoruz” demişti.

theodore gericault - last autoportrait

Géricault, 27 yaşında Paris Salonu’nda kazandığı büyük başarıdan sadece 5 sene sonra 32 yaşındayken öldü. Ölmeden önce yaptığı son otoportresi önceki tüm çalışmalarından daha şok ediciydi. Bakanda korku ve merhameti aynı anda hissettiren bu otoportresi gözlemlediği/hissettiği tüm acıları kapsıyor gibi.

[Géricault konusu burada bitmedi. Devam edeceğim.]


Gülümseyin

Posted: March 8th, 2015 | Author: | Filed under: Garip adamlar | Tags: , , , , , , , , , , , , | 1 Comment »

charles thurston thompson and his wife

1856 yılında Londra’daki South Kensington Müzesi ya da şimdilerde bildiğimiz adıyla Victoria & Albert Müzesi yöneticisi Henry Cole, yukarıda eşiyle birlikte görebileceğiniz Charles Thurston-Thompson’ı müzenin resmi fotoğrafçısı olarak işe aldı. Tarihteki ilk müze fotoğrafçısı ünvanını kazanan Thompson’ın görevi müzenin koleksiyonunu kayıt altına almaktı.

Thompson işine başarıyla devam ederken umulmadık bir engelle karşılaştı: Aynalar. Fotoğrafçının tek arzusu müzenin koleksiyonunu en iyi şekilde belgelemekti. İşte bu yüzden tarihi aynalarla karşılaştığında ne yapacağını şaşırdı. Çünkü birbirinden güzel bu aynaları kendisini ve makinesini göstermeden nasıl çekeceğini bir türlü bulamıyordu.

Charles Thurston ThompsonThompson, fotoğrafa bakanların aynalara odaklanmasını istiyordu. Ama ne yaparsa yapsın dikkati fotoğrafta görülen diğer öğelere yöneltmemeyi başaramadı. Dahası Thompson’ı çabasının mahsüllerine bakarken kafalarda hep aynı soru oluşuyor: Aynada gördüğümüz bu adam da kim?

Charles Thurston Thompson with mirror

Charles Thurston Thompson mirror

Fotoğrafçı bu iş için kendine bir ekip kurmuş mu yoksa kendi başına mı debelenmiş bilmiyorum.  Gene de fotoğraflarda gördüğümüz adamın kendisi olduğuna dair içimde çok güçlü bir his var.

Fotoğraf makinesinin görünmesini engelleyemeyecekken fotoğrafçının kendini saklama çabasının Thompson’ın işini ne kadar ciddiye aldığının bir kanıtı olduğunu biliyorum. Yine de bu fotoğraflara bakarken gülmemi engelleyemiyorum.  Özellikle de fotoğrafçının “otoportre”si olarak anılan aşağıdaki gizemli fotoğrafa bayılıyorum.  Baktığımız şey tarihin en müthiş otoportrelerinden biri olabilir.

Peki, sizce bu gizemli fotoğrafı Charles Thurston-Thompson çekmediyse kim çekmiştir? Hayaletler mi yoksa H. G. Wells’in kırk sene sonra ortaya çıkacak kahramanı Görünmez Adam mı?

charles thurston thompson autoportrait

Konuyu aynalardan ve otoportrelerden açtığımıza göre son söz yerine de Diane Arbus’un 1945 yılında çektiği otoportresini paylaşayım. Çünkü bilen bilir, Diane Arbus paylaşma fırsatlarını asla kaçırmam.

diane arbus self portrait

* Diane Arbus’un otoportresi hariç fotoğrafları Victoria & Albert Müzesi’nin web sitesinden aldım.