Gülümseyin

Posted: March 8th, 2015 | Author: | Filed under: Garip adamlar | Tags: , , , , , , , , , , , , | 1 Comment »

charles thurston thompson and his wife

1856 yılında Londra’daki South Kensington Müzesi ya da şimdilerde bildiğimiz adıyla Victoria & Albert Müzesi yöneticisi Henry Cole, yukarıda eşiyle birlikte görebileceğiniz Charles Thurston-Thompson’ı müzenin resmi fotoğrafçısı olarak işe aldı. Tarihteki ilk müze fotoğrafçısı ünvanını kazanan Thompson’ın görevi müzenin koleksiyonunu kayıt altına almaktı.

Thompson işine başarıyla devam ederken umulmadık bir engelle karşılaştı: Aynalar. Fotoğrafçının tek arzusu müzenin koleksiyonunu en iyi şekilde belgelemekti. İşte bu yüzden tarihi aynalarla karşılaştığında ne yapacağını şaşırdı. Çünkü birbirinden güzel bu aynaları kendisini ve makinesini göstermeden nasıl çekeceğini bir türlü bulamıyordu.

Charles Thurston ThompsonThompson, fotoğrafa bakanların aynalara odaklanmasını istiyordu. Ama ne yaparsa yapsın dikkati fotoğrafta görülen diğer öğelere yöneltmemeyi başaramadı. Dahası Thompson’ı çabasının mahsüllerine bakarken kafalarda hep aynı soru oluşuyor: Aynada gördüğümüz bu adam da kim?

Charles Thurston Thompson with mirror

Charles Thurston Thompson mirror

Fotoğrafçı bu iş için kendine bir ekip kurmuş mu yoksa kendi başına mı debelenmiş bilmiyorum.  Gene de fotoğraflarda gördüğümüz adamın kendisi olduğuna dair içimde çok güçlü bir his var.

Fotoğraf makinesinin görünmesini engelleyemeyecekken fotoğrafçının kendini saklama çabasının Thompson’ın işini ne kadar ciddiye aldığının bir kanıtı olduğunu biliyorum. Yine de bu fotoğraflara bakarken gülmemi engelleyemiyorum.  Özellikle de fotoğrafçının “otoportre”si olarak anılan aşağıdaki gizemli fotoğrafa bayılıyorum.  Baktığımız şey tarihin en müthiş otoportrelerinden biri olabilir.

Peki, sizce bu gizemli fotoğrafı Charles Thurston-Thompson çekmediyse kim çekmiştir? Hayaletler mi yoksa H. G. Wells’in kırk sene sonra ortaya çıkacak kahramanı Görünmez Adam mı?

charles thurston thompson autoportrait

Konuyu aynalardan ve otoportrelerden açtığımıza göre son söz yerine de Diane Arbus’un 1945 yılında çektiği otoportresini paylaşayım. Çünkü bilen bilir, Diane Arbus paylaşma fırsatlarını asla kaçırmam.

diane arbus self portrait

* Diane Arbus’un otoportresi hariç fotoğrafları Victoria & Albert Müzesi’nin web sitesinden aldım.

Bu yazıyı paylaşın

Lump: Bir azim ve başarı öyküsü

Posted: February 25th, 2015 | Author: | Filed under: Sanat üstüne | Tags: , , , , , | 3 Comments »

picasso - lump

1957 yılının bir bahar sabahı gazete muhabiri David Douglas Duncan, Roma’daki evinden, yakın arkadaşı Pablo Picasso’yu, ressamın Cannes yakınlarındaki evinde ziyaret etmek üzere yola çıktı. Duncan’a bu seyahatinde dachshund (sosis) cinsi köpeği Lump eşlik ediyordu.

Yazımız bu tatlı ve küçük köpeğin başarı hikâyesi olduğundan Lump konusunu biraz açmamızda fayda var. Bu yolculuğa çıkmadan evvel Lump, duygusal olarak karışık günler yaşıyordu. Her ne kadar sahibi Duncan’ı sevse de muhabirin işi yüzünden sürekli başka ülkelerde dolaşıyor olması hayvanı üzüyordu. Sahibine duyduğu özlemin dışında Lump’ın çok büyük bir problemi daha vardı: Duncan’ın aşırı kıskanç ve devasa afgan tazısı diğer köpeği. Bu köpeğin yarattığı tehlike Lump’ın Roma’daki yaşamını güçleştiriyordu.

Lump, Picasso’nun Villa La Californie’deki evine bu ruh hali içinde geldi. Ressamın evinin köpeğe cennet gibi görünmesine şaşırmamak gerekir. Tatlı ve aynı zamanda hırslı köpeğimizin artık tek bir amacı vardı: Sanatçı kabul etse de etmese de hayatına bu güzel evde devam etmek.

O günlerde Picasso, evinde iki hayvana daha bakıyordu. Bunlardan biri kibar bir boxer olan Yan’dı. Her ne kadar fotoğraflarından belli olmasa da söylenenlere göre Yan Lump’ı sevdi ve iki köpek ilk günden itibaren birlikte oynamaya başladılar.  Evin diğer hayvanı ise sempatik keçi Esmeralda’ydı. Esmeralda geceleri evin içinde, gündüzleri ise bahçede takılıyordu. Esmeralda ilk aşamada ufak kahramanımızla çok da ilgilenmedi.

yan and lump

Picasso’nun hayatında her zaman köpekler olmuştu. Fakat, bu köpeklerin hiçbiri Lump kadar kendini sevdirme motivasyonuna sahip değildi. Lump eve ilk girdiği an doğal yalakalığı, -hadi böyle diyerek hayvancağıza haksızlık etmeyelim-, doğal canayakınlığıyla ressamı etkiledi. Köpek, Picasso’nun kucağından inmiyordu ve ressam da bu durumdan rahatsız görünmüyordu. Duncan evden ayrılırken karar çoktan verilmişti. Lump’ın yeni yuvası Picasso’nun dizinin dibi olacaktı.

lump and picasso at the table

lump kissing picasso

Ressam, Yan’a eserlerinde hiç yer vermemişti. Esmeralda’nın ise heykellerini yapmıştı ve bu heykeller evin bahçesinde duruyordu.

picasso goat esmeralda

Pablo Picasso

Picasso Lump’ı eserlerinde kullanmaya tanıştıkları gün bir tabağın üzerine köpeğin resmini yaparak başladı. Fakat bu son olmadı. Ressam, Diego Velázquez’in ünlü Nedimeler (Las Meninas) tablosunu tekrar çizdiği 45 eserde Nedimeler‘de sağ köşedeki köpeğin yerine Lump’ı yerleştirdi. Bu çalışmalar şu anda Barcelona’daki Picasso Müzesi’nde sergileniyor.

picasso lump plate

picasso_lump  picasso las meninas

Lump’ın başarısı istenmediği bir eve yerleşip o evin en sevilen evcil hayvanına dönüşmesi ve Picasso’nun eserlerine konu olmasıyla sınırlı değil. Ressamın hem çocuklarını hem de kendisini eğlendirmek için kağıtlara çizdiği tavşanları gören Lump daha önce hiç görmediği bu hayvan karşısında o kadar heyecanlandı, o kadar heyecanlandı ki sonunda dayanamayıp tavşanı yedi. Böylece tarihte bir Picasso eserini yiyen ilk ve tek köpek ünvanı da kendisinin oldu.

Picasso lump rabbit

Köpeğimizin aşk hayatını anmadan bu yazıyı bitirmeyelim. Günlerden bir gün Victor Hugo’nun torunu Silver-Smith François Hugo, Picasso’yu ziyarete geldi. Gelirken yanında sosis köpeği Lolita’yı da getirmişti. Hugo ve Picasso iki köpeğin birbirleri için biçilmez kaftan olduğuna karar verince küçük bir törenle çifti evlendirdiler. Her ne kadar Lump ve Lolita, Hugo’nun ziyareti boyunca görüşebilseler de attıkları kutsal imza sayesinde sonsuza kadar evli kaldılar.

P

Köpek ve Picasso’nun birlikte yazılan kaderleri 1973 yılına kadar sürdü. Ve ne kadar acayip ki köpek ve sanatçı on gün arayla öldüler. Lump’ın bu kaderi birlikte yazmak için sarfettiği azim ona sadece sıcak bir yuva, iyi dostlar (Esmeralda ve Yan), onunla sürekli oynayan çocuklar ve iyi sahipler kazandırmadı. Ayrıca hayvanı sanat tarihinin en ünlü köpeklerinden biri haline getirdi.

Lump’ın elbette ki bu şöhretten hiç haberi olmadı ama olsaydı eminim ufak kuyruğunu sallayarak koşturmaya devam ederdi. Daha ne denebilir ki? Bir büyüğümüzün sözleriyle Lump’a veda edelim: “Senin sahibin olmak Picasso’nun en büyük şanslarından biriydi. Bow-wow eski dost, bow-wow!”

picasso and his dog

* Bu yazıyı hazırlarken David Douglas Duncan’ın Lump the Dog Who Ate a Picasso isimli kitabından yararlandım.


En yeni kitaplar

Posted: February 11th, 2015 | Author: | Filed under: Edebiyat vs. | Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , | 4 Comments »

kitaplar

Burada uzun zamandır kitaplardan bahsetmiyorum. 2013’ün en iyi kitaplarından bir kısmını okuyup o kadar da iyi olmadıklarına karar verdikten sonra bu yılbaşında 2014’ün en iyi kitapları yazısı hazırlamayı es geçmeye karar verdim. Bugün onun yerine size 2014’te satın aldığım bazı kitaplardan bahsedeceğim.

Bu kitaplar The Love Affairs of Nathaniel P. (Adelle Waldman), Not That Kind of Girl (Lena Dunham), Desperate Characters (Paula Fox), & Sons (David Gilbert), Friendship (Emily Gould), My Salinger Year (Joanna Rakoff), J. D. Salinger: The Escape Artists (Thomas Beller) ve Lovers at Chameleon Club: Paris 1932 (Francine Prose)

Nathaniel P. Beyefendi’nin gönül maceralarını okumama Tumblr‘da takip edip nedensiz sevdiğim Brooklynli bir kadın sebep oldu. Okumaya karar verdiğim an bile romanla ilgili umudum yoktu ama Waldman beni şaşırttı. The Love Affairs of Nathaniel P. eli yüzü düzgün bir roman. Türkçe’ye hâlâ çevrilmemesini şaşkınlık verici buluyorum.

Lena Dunham’a kayıtsız kalamamaya devam ediyorum. Kitabını çıktığı hafta almam, ilk 50 sayfasını okuyup sonra okunacak kitaplar rafıma sessizce bırakmam hakkında ne düşünürsünüz bilemiyorum. Oysa geçen sene böyle bir kitap alacaksam Amy Poehler’ınkini almalıydım.

Desperate Characters gibi minik hazineler bazen gözden kaçabiliyor. Paula Fox’un 1970’te yayımlanmış bu romanı Jonathan Franzen gibi günümüz popüler yazarlarının da başucu kitabı. Popüler yazarların bir kitap hakkında konuşması iyi ve kötü sonuçlar doğurabiliyor. (Okumaya karar vermek ya da o kitaptan sonsuza kadar uzak durmak gibi) O yüzden Desperate Characters‘i okumaya karar verdiğime çok memnunum.

David Gilbert’ın & Sons‘ıyla ilgili bir itirafım var: Bu romanı neden aldığımı hatırlamıyorum. O yüzden de kitapla ilgili şu an anlatacak bir şeyim yok. Belki okuduktan sonra bu romandan bir kere daha bahsederim.

Emily Gould’un Friendship‘ini okumak için büyük bir heves içindeydim. O günlerde Gould’u Twitter’da takip etmeye başladım. Yazdıkları bana o kadar itici geldi ki (aslında o kadar itici bir insan değil, belki siz seversiniz) romana başlayamadım. Artık Gould’u takip etmediğimden birkaç ay içinde romanı okumak için hazır hale gelirim.

my salinger year - joanna rakoff

Benim için geçen yılın en büyük hayal kırıklıklarından biri Joanna Rakoff’un otobiyografik kitabı My Salinger Year oldu. Rakoff’un 1996’da Harold Ober Associates’te çalıştığı dönemi anlattığı bu anı kitabının neden bu kadar olay olduğunu anlamakta zorlandım. Doksanlı yıllarda New York’ta yaşamanın ne demek olduğunu anlatan (“düşünsenize bilgisayar bile kullanmıyorlardı!”) birçok kitap var -ki zaten derdim bu olsa oturur Friends izlerim.

Kitabın ismi ve Salinger’dan bahsediş şeklini de yanlış buldum. Gerçi ben de Salinger’la üç kere telefonla konuşsam büyük ihtimalle o zamanlarımı “Salinger günlerim” diye anardım ama bir kitaba bu ismi vermek daha büyük bir olay. Yıllardır bu işlerin içinde olan Rakoff’un da bunun farkında olduğuna eminim. Öte yandan kitabın kapak fotoğrafına vuruldum. Daha hızlı ulaşabilecek başka bir versiyonu varken birkaç hafta daha bekleyip özellikle bu kapaklı olanını alacak kadar vuruldum.

Rakoff’un bende yarattığı tüm tepkiye rağmen Robinson Crusoe’da  J. D. Salinger: The Escape Artists‘i görünce dayanamayıp aldım. Ama kalbim bir hayal kırıklığını daha kaldıramayacağından henüz okumadım.

Size bahsedeceğim son kitap Lovers at Chameleon Club, Paris 1932. Francine Prose bu romanı yazarken Macar fotoğrafçı Brassaï’ın aşağıda görebileceğiniz Le Monocle’deki Lezbiyen Çift (1932) isimli fotoğrafından etkilenmiş. Brassaï benim sevdiğim bir fotoğrafçı. Annemle babam bir seyahat dönüşlerinde bana fotoğrafçının Paris resimleri kitabını hediye etmişlerdi. Bu kitaptaki fotoğraflar tam da romanın geçtiği Paris’i anlatıyor. İçinde bir tek aşağıdaki fotoğraf yok. Dün akşam tekrar karıştırırken romanın karakterlerinden biri olan Lulu’nun yukarıdaki fotoğrafını buldum.

Couple at Le Monocle,1932

Lovers‘ı geçen sonbaharda okumaya başladım. Çok da iyi gittiğini düşündüğüm bir noktada olağandışı bir şey oldu ve kitabı kaybettim! Ne kadar ararsam arayayım bulamayınca mecburen ara vermek zorunda kaldım. Geçen hafta kitap sonunda ortaya çıkmaya karar verdi. Böylece roman 2015 okuma planlarımın arasındaki yerini aldı. Bu duruma çok memnun  oldum. Bunun iki sebebi var. Birincisi potansiyeli olan kitapları okumayı severim ve ikincisi inanmayacaksınız ama hayatımda ilk kez bir kitaptan çok doğru ve yıllardır fark edemediğim bir ilişki dersi çıkarttım. O iki cümleyi okuduğumdan beri aydınlanmış bir yüzle sokaklarda dolaşıyorum. Teşekkürler Prose! (“Prose” bir yazar için ne kadar uygun bir soyadı ama değil mi?)

Daldan dala atladığım bir kitap yazısının daha sonuna geldik. Kitap yazılarının bu daldan dalalığını özlemişim, bu sene daha çok yazayım. Sizin okuma planlarınız var mı? İlginizi çeken kitaplar neler? Anlatın ki haberim olsun, kıskanayım sizden önce okuyayım.


O iş öyle değil

Posted: February 4th, 2015 | Author: | Filed under: Konuk yazar, Sanat üstüne | Tags: , , , , , , | 4 Comments »

Ocak ayında Twitter’da akıllı telefonlardan önce insanların birbirlerini nasıl görmezden geldiğini gösteren bir tweet gördüm. Bu tweet pek çok açıdan hoşuma gitti ve retweetledim. Her şeyden önce görmezden gelmenin kanıtı olarak gösterilen tablo son zamanlarda -belki de- aşırı sayılabilecek bir ilgiyle yaklaştığım Skagenli ressamlardan Peder Severin Krøyer’e aitti. Üstelik gene son zamanlarda aile portrelerine fazlasıyla ilgi duyuyordum ve Krøyer’in eseri benim bu tarzın başarılı örneklerinden olduğunu düşündüğüm bir portreydi.

Tweeti gördüğümde her ne kadar gülsem de yazanın bir miktar abarttığını düşündüm. Ne de olsa birbirleriyle ilgilenmemenin kitabını yazan pek çok grup tablosu görmüştüm. Gene de olanca umursamazlığımla bu konuya takılmadım. Ancak Alex Soojung-Kim Pang‘in itiraz yazısını okuyunca duruma daha fazla kayıtsız kalamadım. Pang’in yazısında en sevdiğim şey içeriğin sadece itirazdan oluşmamasıydı. Son derece faydalı ve bilgilendirici bir yazıyla karşı karşıyaydım. Bu yüzden de Pang’den bu yazıyı Türkçe’ye çevirmek için izin istedim. O da beni kırmadı ve bu izni verdi. Aşağıda bu çeviriyi bulabilirsiniz. Umarım siz de benim beğendiğim kadar beğenirsiniz yazıyı. (Çeviri konusunda desteğini esirgemeyen sevgili kardeşime teşekkür ediyorum. O çok iyi biliyor ama siz de bilin: Benim kardeşim hayatta benim sahip olmadığım tüm iyi özelliklere sahip afacan bir insandır.)

“Akıllı telefonlardan önce insanlar birbirlerini nasıl görmezden geliyorlardı”‘daki yanlış

Alex Soojung-Kim Pang, 20 Ocak 2015

Bu tweet bir süredir Twitter’da dolaşıyor:

before smart phones tweet“Akıllı telefonlardan önce insanlar birbirlerini nasıl görmezden geliyordu.”

Gördünüz mü? İnsanlar birbirlerini defterlere bakarak, gazete okuyarak ve örgü örerek görmezden geliyorlar! Bu durumda siz mızmızlar neden akıllı telefonlardan şikayet ediyorsunuz ki? Aileler birbirlerini mütemadiyen görmezden gelir zaten.

İşin aslına bakacak olursanız, bundan çok emin değilim. Böyle bir konuyu tartışmanın insanı ukâla ve hatta sıkıcı (“bu sadece bir tablo ve ona eklenmiş komik bir başlık! Böyle bir şakayı bile anlayamıyor musun?”) gösterme riski taşıdığını biliyorum. Fakat neşeli (ya da birazcık alaycı) bir memi ciddiye almak  ve bu tablodan neler olduğunu, bu insanların kim olduğunu ve bir insanı görmezden gelmenin aslında ne demek olduğunu sorgulamak ilginç ve anlamlı bir alıştırmaya da dönüşebilir.

İlk olarak tabloyu ve modellerin kim olduğunu konuşalım.

Peder_Severin_Kroyer_-_The_Hirschsprung_family_portrait

Hirschsprung Ailesi’nin Portresi, 1881 yılında Danimarkalı ressam Peder Severin Krøyer tarafından yapıldı. Açık renkli takım elbisenin içindeki adamın ismi Heinrich Hirschsprung idi ve Hirschsprung, babasının kurduğu şirketi devam ettiren varlıklı bir tütün üreticisiydi (Hirschsprung sigaraları yıllardır piyasadaydı).

Uzun zamandır Krøyer’in müşterisi olan Hirschsprung, ressamın erken dönem eserlerinin bazılarını da satın almıştı. Krøyer ise döneminin önde gelen Danimarkalı ressamlarından biriydi, Danimarkalı İzlenimcilerden oluşan Skagen Okulu’nun kurucularındandı. Zaman içerisinde tutkulu bir koleksiyonere dönen Hirschsprung, tablolarını sığdırabilmek için yeni bir ev satın almak zorunda kaldı. 1900’lerin başında Hirschsprung Koleksiyonu‘nun devlete bağışlanması ile tablo günümüze kadar varlığını koruyabildi.

Resim nerede yapıldı? Büyük ihtimalle ailenin Kopenhag’ın kuzeyindeki Sjaelland şehrinin içinde kalan Skodsborg kasabasındaki yaz evinin terasında.

Tabii ki, resimdeki insanlar poz vermişlerdi. Ancak bu pozun çok yapmacık olmadığını söyleyebiliriz. Bu tarz grup portrelerinin maksadı içindeki her bireyi kendi karakterlerine uygun bir durumda ve eylemde, en rahat oldukları şekilde resmetmektir. Soldaki iki oğlan çocuğu (Ivar ve Aage) boş bakışlarla uzaktaki bir şeyi izliyor. İlgisizliklerinden anladığımız kadarıyla şok edici ya da ilginç bir şeyle karşı karşıya değiller. Heinrich (aile reisi) ve Oscar bir eskiz defterini inceliyorlar. Hirschsprung Koleksiyonu küratörlerinden Anna Schram Vejlby’nin söylediğine göre bu eskiz defteri P. S. Krøyer’e ait ve defterde aile üyelerinin portre taslakları var. Yani Heinrich, içinde olduğu tablonun neye benzeyeceğini inceliyor. Vejlby‘nin vurguladığı bir başka nokta ise bu defterin hâlâ aileye ait olduğu.

En sağ tarafta anne Pauline ressama (ve dolaylı olarak izleyene) bakan kızı Ellen’i izliyor. Her ikisi de örgü örüyorlar (veya dikiş dikiyorlar). Kendi işine baktığını söyleyebileceğimiz tek insan olan Robert ise en ortada oturmuş gazete okuyor.

Yani gördüğümüz ilk şey şu: aile tümüyle bir arada ve aile üyeleri her bir üyeyle tek tek ilgilenemese de birbirlerini görmezden gelmiyorlar. Birlikte bir şeyler yapan üç çift var. Bir kişi ise kendi halinde.

Bu tip düzenlemelere on dokuzuncu yüzyıl resimlerinde oldukça sık rastlanır. Örneğin, Renoir’ın Tekne Partisi tablosunu ele alalım.

Renoir - Boating Party
 Bu resimde de küçük gruplar halinde birlikte oturan ve konuşan insanlar var. Çiftler manzaranın tadını çıkarıyor ya da köpekleriyle eğleniyorlar. Aynı dönemden bir başka örnek ise Millais’nin 1859 Baharı (Çiçek Açmış Elma Ağaçları):
Millais - Spring - Apple Blossoms
Bu resimde de gene gruplara ayrılmış insanlar var. Bazıları kendi dünyalarındalar. Özellikle, sağdaki altın rengi elbiseli kadın tabloyu izleyenlerin gözünün içine bakarken tablodaki başka bir kadın ise altın elbiseli kadına bakıyor. Bu ikilinin arasındaki etkileşim sanki Hirschsprung’ların Portresindeki Ellen-Pauline’nin yansıması gibi.

Örneklerimin sayısını az bulabilirsiniz ancak bu tablolar binlerce akşam yemeği, gezinti, kafe ve tekne gezisi vs. sahnelerini ve portreleri temsil ediyor. Genel olarak eğer grup halinde bir oyun oynamıyor ya da bir toplantı yapmıyorsanız, Hirschsprung’ların Portresi bir grup insanın bir araya geldiklerindeki hali gösteriyor: İkili ya da üçlü gruplara ayrılma ve bazılarının yalnız başına kendi hallerinde takılması.

(Hafızanızı tazelemek için tabloyu bir kere daha kopyalıyorum.)

Peder_Severin_Kroyer_-_The_Hirschsprung_family_portrait

Akıllara gelebilecek başka bir soru ise böyle bir grubun gerçekte ne kadar iletişime açık olduğu. Hirschsprung Ailesi’nin çağdaşları bu portreye baktığında birbirlerini sevmeyen, kıl olunabilecek (sonuçta burada Danimarkalılardan bahsediyoruz) bir grup mu yoksa olağan bir aile mi görüyorlardı?

Peki bu neden önemli? Önemli, çünkü bu, bir kişiyi görmezden gelmenin ne demek olduğunu görselleştiriyor. Normalde sınıftayken ya da bir toplantıdayken konuşmacıyı dinlemeniz beklenir. Bilinçli (gazeteninizi okuyarak, e-postalarınızı kontrol ederek) ya da bilinçsiz (hayallere dalarak, camdan dışarıya bakarak) bir şekilde bunu yapmamak onları görmezden gelmektir. Başka bir deyişle sizin bu insana dikkatinizi vermenizle ilgili bir beklenti vardır ve siz bu beklentiyi karşılamakta başarısız olmuşsunuzdur. Örneğin, Norman Rockwell’in Rus Sınıfı isimli eserinde sağdaki oğlan çocuğu Lenin’i görmezden gelmektedir.

Russian School Room1967- Norman Rockwell

Benzer şekilde,  gene Rockwell’in aşağıdaki çalışmasında sağ taraftaki küçük kız öğretmenlerini ve sınıfın geri kalanını gözle görülebilir şekilde görmezden gelmektedir.

norman rockwell

Öte yandan, bazı yerlerde insanlara dikkatinizi vermeniz beklenmez: Sinemada, metroda, kütüphanede, araba sürerken. Bu gibi durumlarda başka bir işe yoğunlaşmış olduğunuz varsayılır. Hatta diğer insanlarla konuşmanız, onlara bakmanız terbiyesizlik olarak bile kabul edilebilir. Kısaca, bir insanı görmezden gelmek, sadece bir durum değil, bir eylemdir. Birini görmezden geldiğinizi söylemek demek bunu o kadar isteyerek yapıyorsunuz ki muhtemelen aslında o insanlara aldırış etmeniz gerektiğinin farkındasınız demektir.

Peki, Hirschsprung ailesinin üyeleri birbirlerini görmezden geliyorlar mı? Sanmıyorum.

Masadaki üç fincan, içki şişesi ve likör bardağı zamanın akşam üstü olduğu izlenimini uyandırıyor. Ailenin sabah kahvaltısından sonra ilk kez bir araya gelmiş olma ihtimali yüksek. Baba işten, büyük kardeş ofis veya üniversiteden henüz dönmüş, diğerleri de gün boyunca kendi işleriyle uğraşmışlar. Akşam yemeği öncesi bütün aile bir içki içmek ve yorgunluk atmak için bir araya gelmiş. Böylesi bir toplanmada, kişilerden iyi davranışlar ve nezaket beklenebilir ancak keyifli/şen olmaları bir gereklilik değildir. Birbirlerini tanıyan insanlar arasında arkadaş canlısı olmak için çok fazla bir baskı yoktur. Doğrusu esas keyif veren, böyle bir toplanmada sizden zorla konuşkan olmanızın beklenmemesidir. Herkesin beraber olduğu fakat rahatça takılabileceğiniz ortamlar.

Dahası, 19. yüzyılın sonlarında, çoğu burjuva çocuğu dadıları ve öğretmenleri ile ebeveynleriyle geçirdiklerinden daha fazla zaman geçiriyordu. Bu durumda Heinrich ve Pauline’nin fazla interaktif olmaları beklenemez (çocukların bile böyle bir beklentisi yoktur).

Yani bu tabloya baktığımızda insanların birbirlerini görmezden geldiklerini düşünmemiz için fazla bir neden yok. Gazete, taslak defteri ya da dikiş dikmek gibi teknolojiler insanların ayrı düşmesine sebep olmuyor. Eğer bu teknolojiler var olmasaydı, insanlar farklı işler yapacaklardı.

Yani, hayır, akıllı telefonlardan önce insanlar birbirlerini böyle görmezden gelmiyorlardı.

Zannediyorum bu tabloyla ilgili vurgulanması gereken bir başka nokta da modellerin dikkatlerini vermekle suçlandıkları hiçbir unsurla (gazete, dikiş, katalog/taslak defteri) pür dikkat ilgilenmiyor olmaları. Bu unsurlar ne sizi oyalamak için tasarlanmışlardır ne de ortadan kaldırmanız durumunda itiraz edeceklerdir. Size sayfadan ayrılmak istediğinize emin olup olmadığınızı sormayacakları gibi şu anda kendilerinden ayrılmanız halinde sonuçlarınızın saklanamayacağıyla ilgili bir uyarı vermeyeceklerdir. Hiçbiri, oyunu bırakmanın arkadaşlarını da terk etmek anlamına geldiği hissini de uyandırmaz (Örneğin Drawsome uygulaması tam olarak bunu yapar). Bu da vurgulanmayı hak eden bir fark.