Sabah Güneşi

Posted: July 24th, 2014 | Author: | Filed under: Sanat üstüne | Tags: , , , , , , , , , , | 2 Comments »

Sosyal medya kullanımının hayatıma en önemli etkisi sanatçıların doğum ve (varsa) ölüm tarihlerini günü gününe takip etmeye başlatması oldu (Müzelere, dergilere ve sanata ilgi duyan sosyal medya kullanıcılarına teşekkürler). Bu durum çoğunlukla komiğime gitse de kendimi kaptırdığım zamanlar oluyor. Tıpkı bu hafta Twitter’da Edward Hopper’ın doğum günü olduğunu okuduğumda olduğu gibi.

Hopper kişisel tarihim için önemli bir insan. Çünkü ergenliğimde sevip de sevmeye devam ettiğim ve dahası sevdiğim için küçük utançlar duymadığım nadir sanatçılardan. Bu hafta hakkında bu kadar düşünüp türlü türlü tweetler atınca ressamın doğum günü için blog’da da ufak bir kutlama yapmanın harika bir fikir olduğuna karar verdim.

Konu Edward Hopper olunca birçok şey anlatabilirim. Ama yakın zaman önce çok sevdiğim biri aşağıda sizlerle paylaşacağım resimlerden birini bana gönderdiğinden olsa gerek aklıma ilk gelen ressamın 1952 yılında yaptığı Morning Sun (Sabah Güneşi) isimli tablosu oldu.

Edward Hopper morning sun

Ressamın bu tablosunda da -diğer tablolarının çoğunda olduğu gibi- 43 sene birbirlerine severek ve döverek (yer yer ısırarak) evli kaldığı eşi Jo Hopper poz vermiş.

Edward Hopper - Morning Sun - Study- 1952

Study for Morning Sun Edward Hopper

Eminim siz de görmüşsünüzdür, ortalıkta Hopper’ın tablolarından özellikle de Gece Kuşları‘ndan (Nighthawks) esinlenerek yaratılmış pek çok resim dolaşır. Nighthawks kadar popüler olmasa da Morning Sun da bazı çalışmaları etkilemiş. Süper gizli ve sürpriz Hopper kutlamamız için bunlardan beş tanesini seçtim.

Bu çalışmalardan ilki fotoğrafçı Richard Tuschman’ın yakın zamanda hakkında çok konuşulan serisi Hopper Meditations‘ın içinde yer alan bir yeniden canlandırma (bakın biz bunları hep twitter’ımızda yazdık). Sabah Güneşi, serinin fotoğrafları arasında diğerlerine göre daha az teatral olması sebebiyle en sevdiğim.

Richard Tuschman Edward Hopper morning sun

Avusturyalı yönetmen Gustav Deutsch, 2013 yılında çektiği Shirley: Visions of Reality isimli filmde Sabah Güneşi‘yle birlikte 12 Edward Hopper tablosunu daha yeniden canlandırdı. Film bu sene if film festivali’nde gösterildi. Çok istememe rağmen gidemedim. O yüzden sadece filmden karelere bakarak yorum yapabiliyorum. Görüntü yönetmeni Jerzy Palacz ne kadar temiz bir iş çıkartmış, değil mi? (Bu arada tablo filmin afişinde de kullanılmış)

Shirley Jerzy Palacz

Mevzu Sabah Güneşi olunca mükemmel estetik, meh film Bright Star‘ı anmamak olmaz. Daha önce anmıştın diyebilirsiniz ama filmin bu sahnesi benzerlerinin yanında yer almalı bana kalırsa.

bright star edward hopper

Aşağıdaki iş kime ait maalesef bilmiyorum, biraz araştırdım, bulamadım. Sahibine keskin yatak hatları ve kayamsı yastıkla neyi amaçladığını sormak isterim (çarşaf önemli!)

morning sun

John Singer Sargent, Vermeer ve Hopper gibi pek çok sanatçının eserlerini yeniden yorumlayan, zaman zaman da harmanlayan ressam George Deem, 1995 yılında, Edward ve tablonun modeli Jo Hopper’ı Sabah Güneşi‘ni anımsatan bir şekilde resmetmiş. Deem’in bu eserinin adı Edward and Jo Hopper Excursion into Philosophy.

george deem Edward and Jo Hopper 1995

Madem bir kutlama partisindeyiz; demek ki flört maksatlı kısık sesli konuşmaların, ufak dokunuşların ve elbette ki şen kahkahaların serbest olduğu bir ortamdayız. O zaman gerçek bir ev sahibi gibi partiyi bir soruyla başlatayım ki devamı gelsin: Sizin en sevdiğiniz Hopper tablosu hangisi?

Bu yazıyı paylaşın

Güzel şeyler no.3: Saul Leiter’ın şemsiyeleri

Posted: July 21st, 2014 | Author: | Filed under: Güzel şeyler | Tags: , , , , , , | 4 Comments »

Sıcaklarla aranız nasıl? Benim çok kötü.

Geçen haftayı “Kış gelse de palto giysem” hayalleri kurarak ve kar fırtınası sesleri dinleyerek geçirdim. Sonra aklıma Saul Leiter‘ın fotoğrafları geldi. Özellikle de kışın çektiği sokak fotoğrafları. Fırtınayı dinlerken uzun uzun Leiter’ın fotoğraflarına baktım. Fotoğrafçının çalışmaları ilk gördüğüm günden beri çok hoşuma gidiyor ama bu sefer daha da hoşuma gitti.

Leiter’a o kadar doyamadım ki sevgili Koltukname‘den duyduğum ve birkaç sipariş verip memnun kaldığım Use Good Books‘tan bir Saul Leiter kitabı ısmarladım. (Bugün yola çıktığını öğrendiğim kitabı şimdiden incelemiş ve en az %51′inden çok memnun kalmış gibi hissediyorum)

Fotoğraflarla bu kadar vakit geçirmek, Leiter’ın hepsi birbirinden güzel birçok şemsiyeli fotoğraf çektiğini fark etmemi sağladı. Bugün, üçüncü güzel şeyler yazısında bunları sizinle paylaşmaya karar verdim. Çünkü öyle güzeller ki bunları görmemenize gönlüm razı olmadı.

İşte Leiter’ın 1950′lerde çektiği karlı, yağmurlu, insanlı, arabalı, new yorklu, paltolu, şapkalı ama illa ki hepsi şemsiyeli kış fotoğrafları:

saul leiter walk

saul-leiter

saul leiter new york

saul leiter canopy 1957

saul leiter street

saulleiter

leiter

Leiter’ın, özellikle, farklı zamanlarda çektiği “kırmızı şemsiyeli” fotoğraflarını çok seviyorum. Mesela aşağıdakini.

saul leiter

Ve bunu:

saul leiter umbrella

Bunu diğerlerine göre birazcık daha fazla seviyorum:

saul leiter early color

Ama en çok aşağıdakini seviyorum. Bu fotoğraf size Tabaklar yazısında bahsettiğim, üzerinde bana Holden Caulfield’ı anımsatan kırmızı şapkalı çocuğun olduğu tabağı anımsatıyor. (Bir de şu sitede gördüğüm bu var)

saul leiter red umbrella

Tüm bunlarla ilgilenirken fark ettim ki 2013 yılı sonunda kaybettiğimiz Leiter’la ilgili bir belgesel çekilmiş. Belgeselin ismi başlı başına güzel bir şey: In No Great Hurry.

Bu kadar güzellik sizce de çok fazla değil mi? Artık çirkin hayatlarımıza ve umutsuz savaşlarımıza geri dönebiliriz. Sevgilerle.


İlahi eskimez bu dudaklar

Posted: July 16th, 2014 | Author: | Filed under: Sanat üstüne | Tags: , , , , , , , , , , , , , , | No Comments »

kiss

Yukarıdaki fotoğrafı bir zamanlar sıkı takipçisi olduğum modern nostalgic isimli blog’da görüp günün aslan berberinde paylaştığımda “acaba devamı var mı?” diye düşünmüştüm. Benim bu “devamı var mı” düşüncelerim beraberinde bazı gizli klasörler ve çoğunlukla yıllar sürecek iz sürmeler getirir. Bu sefer de öyle oldu. Bugün baktığımda sorumun üzerinden üç buçuk sene geçtiğini ve elimde heykellere sevgilerini gösteren insanların olduğu fotoğrafların (sonunda) biriktiğini gördüm. Ne zaman bir şey biriktirsem, buraya koşup sizinle paylaşmama artık şaşırmıyorsunuzdur herhalde.

Bu fotoğraflardan ilki öpmenin en yakıştığı heykel. Çünkü bu antik yüz aynı zamanda çeşme olarak kullanılıyor. Fotoğrafı kim çekmiş  bilmiyorum ama bu durum ona duyduğum sevgiyi azaltmıyor.

kiss the statue

Heykellerin öpücüklere boğulması fikri en çok moda fotoğrafçılarının hoşuna gitmiş sanırım. Aşağıdaki üç fotoğrafta örneklerini görebilirsiniz. Bunlardan ilkini Belçikalı Serge Leblon çekmiş. Leblon’un deri eldiven tanıtmaya çalıştığını düşünüyorum ama elimde konuyla ilgili hiçbir kanıt yok.

serge leblon

Şehvetine karşılık bulamayan bu hanım kızımızı ise 1986 yılında Sheila Metzner, Fendi için fotoğraflamış. Kürk ayrıntısı canımı sıktığından bu fotoğrafı hızlı geçmeyi teklif ediyorum.

sheila metzner

Aşağıdaki romantik kızımız ve mert bir delikanlı olduğu her halinden belli oğlumuzla birkaç ay evvel karşılaştım. Öpüşmelerinin sebebi Paloma Wool diye bir kıyafet markasının reklamı. Üstelik bu reklam 1986′ya değil 2014′e ait. Bu cümlemle de sizlere heykel öpmenin evrenselliğini ispatladım. Bu konuda daha fazla kafa yormazsınız artık.

paloma wool

Heykel öpme eyleminin çekiciliğine kapılan ünlüler de olmuş. Mesela Winona Ryder bunlardan biri. (Fotoğrafı Mark Seliger çekmiş)

winona ryder

Geri dönüşü muhteşem olan Jeff Koons’un (bu küçük esprime içimden kıkır kıkır gülmek için sizden beş saniye mola istiyorum. Beş-Dört-Üç-İki-Bir. Evet devam edebiliriz) ünlü Banallik serisinden Pembe Panter heykelini manken Stephanie Seymour öpmüş ve bu anı Juergen Teller fotoğraflamış. Seymour’ın öpücüğe kendini kaptırmış haline nazaran Jayne Mansfield’ın lakaytlığı sizin de dikkatinizi çekti mi? (Aşk bu değil Jayne!)

Stephanie Seymour kissing Jeff Koon Pink Panther  Juergen Teller

Ve diğer fotoğraflar… Bunların içinde en çok en sağdaki tutkulu genci seviyorum. Bu fotoğraflara bakarken Galleria Borghese’deki heykellerden birinin dudaklarına yapışsam neler olabileceğini düşündüm. Bir heykele yan baksan dibinde biten müze görevlilerinin paytak paytak bana doğru koşması, omuzlarımdan sürükleyerek beni dışarı atmaları, benim “oh dünya varmış, onlar kovmadı ben zaten çıkıyordum” duruşumla dışarıda bekleyen kalabalığın hayranlığını kazanmam… Eşsiz bir tecrübe olmaz mı?

kissesSize ateşli bir hareketli resimle veda ediyorum çünkü bu blog’un okuyucuları bu ateşliliği hak ediyor! (Özellikle babam) Umarım, en yakın zamanda tekrar görüşürüz. Hoşça kalın.

hmm-İlahi eskimez bu dudaklar durma öp beni
- Eskimez ama yıpranır.


Müzede

Posted: May 10th, 2014 | Author: | Filed under: Sanat üstüne | Tags: , , , , , , , , , , , , , , | No Comments »

Bugün sizinle benim için önemli bir tablo kümesini paylaşacağım. Benim için önemliler, çünkü birkaç senedir sinsi bir sessizlikle bu tabloları araştırıyordum. Hatırlarsanız, daha önceki bir yazıda dünyanın farklı yerlerindeki müzelerin ziyaretçilerinin fotoğraflarını konu etmiştim. Bugün ise bu temayı işleyen ressamların eserlerine göz gezdireceğiz.

Bu konuya duyduğum ilgi, Edgar Degas’nın 1880′lerde Louvre Müzesi’nde çizdiği aşağıda görebileceğiniz dört tablosuyla karşılaşmam sonrasında başladı. Degas’nın bu çalışmalarındaki modelleri tanıdık isimler: Aynı zamanda Degas’nın yakın arkadaşı olan Amerikalı ressam Mary Cassatt ve onun kız kardeşi Lydia.  (Ünlü olan Mary olduğu için eserler sanki tek bir insan barındırıyorlarmışcasına Mary Cassatt Louvre’da diye adlandırılmış.)

edgar degas louvre

edgar degas

Birmingham Müzesi’nde sergilenen Twas a Famous Victory‘i 1883 yılında Edward Richard Taylor yapmış. Anladığım kadarıyla İngiltere’de 1800′lerin ikinci yarısında denizcilik zaferlerini müzede kutlayan insanlar temalı tablo modası varmış. Neden böyle söylediğimi birkaç tablo sonra anlayacaksınız.

Twas a Famous Victory - 1883 by Edward Richard Taylor

Açıkçası, Belçika’nın Manet’si olarak anılan Henri de Braekeleer’in 1886 tarihli İngilizce’si Picture Lover olarak geçen tablosunun bir müzeyi konu edindiğinden çok emin değilim. Ressamın 1880′lerde ağır depresyon problemiyle boğuştuğunu ve çok az eser ürettiğini biliyorum. Bu yüzden de bu kapalı alanın müze olma olasılığı biraz düşük. Gene de tabloyu sevdiğimden onu kayırmaya karar verdim.

Henri de Braekeleer - The Picture Lover (1884)

Bir sonraki tablo bugün ne zamandır beklettiğim bu yazıyı bitirmeme sebep oldu. Fransız ressam Julie J. Buchet’nin hangi müzeyi çizdiğini maalesef bilmiyorum. Aranızda bilgisi olan var mı?

julie buchet museum

Julie J. Buchet ile aynı yılda (1886) Giuseppe Gabrielli’nin nereyi çizdiğini ise biliyorum:  Londra Ulusal Galerisi’ni. Bu tablonun doğal renklerinin aşağıdaki gibi olduğunu hiç sanmıyorum ama Internet’te daha düzgün bir versiyonunu bulamadım. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim: Ulusal Galeri ne kadar azametli görünüyor, değil mi?

(c) Government Art Collection; Supplied by The Public Catalogue Foundation

Thomas Davidson’ın 1894 tarihli England’s Pride and Glory isimli tablosu ise Greenwich’teki Deniz Kuvvetleri Galerisi’nde geçiyor. Burada genç bir oğlan çocuğu  Lemuel Francis Abbott tarafından yapılmış Britanyalı Deniz Komutanı Horatio Nelson’ın portresine bakıyor ve geleceği için ilham alıyor.

Englands Pride and Glory, 1894 by Thomas Davidson

Tekrar Louvre’a dönüyoruz. Aşağıdaki tabloyu 1894 yılında Louis Beroud yapmış. Dürüstçesi çok bir numarası olduğunu düşünmüyorum ama müze temalı tabloları konu ettiğim bir yazıda numarası olduğunu düşünmediğim bir eseri es geçmek istemedim.

Au Louvre (1899) by Louis Beroud

Aşağıdaki resmi Henry James’in The Ambassadors isimli romanının Penguin Classics basımının kapağında gördüm. Çok araştırdım ama ressamını öğrenemedim.  Bu yüzden tam hali bu mudur yoksa tablonun bir parçası mı sorusunun da cevabını bilmiyorum. Belki ilerleyen günlerde cevabı bulurum.

henry james ambassadors

Gelelim eğlenceli tablolara. Norman Rockwell’in Art Critic isimli tablosu bu serinin en komik eseri bence. Özellikle sağdaki tablodaki asil beylerin eleştirmene bakışları muazzam.

Art Critic by Norman Rockwell 1955

Rockwell’in müze temalı çalışmaları Art Critic ile sınırlı kalmamış. 1950′lerde başka eserlere de imza atmış. (Pollock ve Picasso’yu tanıdım ama soldaki portrenin kimin olduğunu biliyor musunuz?)

norman rockwell

Müzelerde geçen tablolara olan ilgim bir süre yeni ressamla tanışmama da vesile oldu. Bunlardan biri de Kanadalı Oscar Cahén. Cahén’in çalışmasında havada dönen Miro’ları ben de bir yerlerde görmüştüm ama onun dışında müze bana tanıdık gelmedi.

oscar cahen

Leon Kroll’un 1964 yılında yaptığı tablonun ismi Girls at the Exhibition. Ama kızlar kim ve hangi sergideler sorularının cevabı belirsiz. Gene de 1964′te böyle bir eserin üretilmesini ilginç buldum.

Girls at the Exhibition, 1964 by Leon Kroll

Aşağıdaki resimler Karen Jurick’e ait. Sanatsal değerleri tartışılır. Jurick benzer temalı eserleri sitesinde satıyor. Seçtiği tabloları sevdim (Sargent!). Ayrıca ısmarlama yapıyorsa bunun güzel bir hediye olabileceğini düşünüyorum.

karen jurick

Rembrandt’a (aka Rembroş) bakan bu çifti eskiz defterine Will Freeborn çizmiş. Bu çalışmanın benim adıma önemi biriktirmeye başladığım bu kümenin ilk elemanı olması (-ki hafızası kuvvetli okuyucular bu çalışmayı Tumblr’da çok eskiden paylaştığımı hatırlayacaktır).

will freeborn

Aramızda kalsın, bu aralar çok güzel müzeler gezdim ve birkaç tane daha gezmek için kafamda kırk tilki dolaşıyor.  Bir yerlerde, müzeye gitmenin insana ilham veren eylemlerden biri olduğunu iddia eden bir makale okumuştum. Bu gezilerimin bana kazandırdığı ilhamlar Dünyevi Zevkler’i nasıl etkileyecek, gelecek günlerde göreceğiz.

O zamana kadar esen kalın, çünkü insanın içinde bir rüzgarın dolaştığını hissetmesi çok güzel bir his.

peanuts