Posted: July 16th, 2010 | Author: bahar malik | Filed under: Fotoğraf çektim, Şehirde seyahat | Tags: menekşe, menekşeli bonbon, menekşeli makaron, menekşeli şekerleme, piknik | 7 Comments »
Tatlılarla aram şöyle böyledir. Çoğunu yemeyi reddederim. Öte yandan doğal renklere sahip olmayan yiyeceklerin çekiciliğine çocukken dahi kapılmış değildim. İşte bu yüzden birkaç ay evvel şans eseri keşfettiğim menekşeli makaronların bu kadar başımı döndürmesine hala bir anlam veremedim.

Menekşenin yenilebildiğini fark edişimi Selim İleri’ye borçluyum. Okuduğum bir kitabında menekşeli bonbonların lezzetini anlata anlata bitiremiyordu.Nabokov’un Sebastian Knight’ın Gerçek Yaşamı romanında da menekşeli şekerlemeden bahsedildiğini hatırlıyorum (küçük bir ayrıntıydı ama aklımda kalmış). Keşke İleri’nin övgülerini ya da bazı detaylarda takılmamı daha fazla dikkate alsaymışım.

Baykal’la tek doğal renge sahip vanilyalı makaronu deneyip “fena da değilmiş” dememizin ardından anlık bir hevesle aldığım menekşeli makarona hayran kaldım. Biraz fazla tatlı olduğu için bir kerede sadece bir tane yenilebilen bu lezzetin özellikle yan taraflarında yer alan ve benim menekşeli şekerleme olduğundan şüphelendiğim kıtır tatlılara ise resmen bayılıyorum.

Pazar sabahı piknikleri bu makaronlar sayesinde artık daha da tatlı. Bu keşfimin ardından elbette ki hedef büyüttüm. Paris ziyaretimde kapısını ilk çalacağım yerin neresi olacağını artık çok iyi biliyorum. Pazar sabahı piknikleri demişken “piknik yapmak üstüne ne düşünürsünüz bilmem ama pazar sabahı pikniklerinin mutlulukla bir ilgisi olmalı”

Posted: July 15th, 2010 | Author: bahar malik | Filed under: Küçük benzetmeler | 3 Comments »
Bu blog’u takip edip aynı zamanda futbolla yakından ilgilenen insanlara biraz kırgınım. Geçen hafta tamamen profesyonel sebeplerle izlediğim bir dünya kupası maçı olmasa II. Carlos’un bilinmeyen özel hayatı ortaya çıkmayacaktı.
Yeni kankam Carlos Piuuu’dan bahsediyorum. Müsabaka esnasında “Kim bu Carlos?” diye sormamın üzerine “sen adamın isminin Carlos olduğunu nereden biliyorsun?” cevabını alıp afallamam sonucunda tanıştığım futbolcudan. Yoksa… Yoksa olmadı sandığımız şey olmuş olabilir mi? 2000′lerde mahzun kralın torunları İspanya sınırları içinde mi dolaşıyor? Bilmiyorum, hiç bilemiyorum. Lakin kafamda kırk tilki dolaşmıyor dersem yalan olur.
Size II. Carlos’tan bahsetmiş olmama rağmen Piuuu Bey’le olan alakayı fark edip de beni uyarmadığınız için biraz darılmış durumdayım. Ayrıca ismi Dünyevi Zevkler Bahçesi olan bir blog’da bu konuyu irdelemen biraz garip değil mi diyecek olursanız “ödeştik” der geçerim. Bunu da bilin.
Şimdi bu blog yazısından kaçmanın zamanı. O zaman son kez zevk aldığımız biçimde hep beraber koşarak uzaklaşalım: Piuuu.

Posted: July 3rd, 2010 | Author: bahar malik | Filed under: Fotoğraf çektim, Seyahat | No Comments »
Ani bir kararla geçen haftasonunu deniz kenarında geçirmeye karar verdim. Çoğunluğun yağmur korkusuyla dışarı çıkmadığı günleri tercih ettiğim için minik tatilim düşündüğümden daha keyifli geçti. Kumsaldaki sessizliğin üstüne havanın tam da istediğim gibi olması neşeme neşe kattı.

Denize girmek dışında sadece müzik dinlemeyi planlamıştım. Fakat zamanımı uzun yürüyüşler yaparak ve kitap okuyarak geçirdim. Bir gece ise bacaklarımı uzattım ve Hatice’nin verdiği “Lost in Austen” isimli dört bölümlük mini diziyi izledim. Saklayacak değilim, dizinin bazı sahneleri gerçekten komikti.

Sahilde bu küçük tırtıllardan o kadar çok vardı ki. Dayanamayıp bir tanesinin bikinili fotoğraflarını çektim.

Uzun yıllardır balık tutma eyleminin sıkıcılığında ve sahip olduğu ritüelllerde tuhaf bir şiirsel yan olduğunu düşünürüm. Üstelik bendeniz balıkçılık kavramına terbiyesizlik ettiği öne sürülerek yıllar önce limana getirilip geri bırakılmış ve bu işi son derece ciddiye alan aile bireylerince dışlanmış bir insanım. (Bir daha aralarına kabul edilmedim çünkü kulağımda kulaklıklarım, elma yiyip bir yandan da kitap okuyarak balık tutamayacağım iddia edilmişti. Oysa kolumun iç kısmında tuttuğum oltadaki tüm hareketleri hissedebilir ve tüm balıkları haklayabilirdim. Kahraman terzi ekolünden geliyorum ben. Bir vuruşta yedi can! Heyt!)
Balıkçılıkla ilgili hiç şiir bilmiyorum, siz biliyor musunuz? Sadece şu tablo geldi aklıma birden.

Posted: June 24th, 2010 | Author: bahar malik | Filed under: Proje: David Lodge | Tags: Bilinç akışı, Carson McCullers'ı çok sevmek, David Lodge, Mrs. Dalloway, Stream of consciousness, The Art of Fiction, Virginia Woolf | 3 Comments »
“Bilinç akışı (stream of consciousness) terimini cümle içinde ilk kullanan Henry James’in psikolog ağabeyi William James olmuş. Bak bunu bilmiyordum, ilginçmiş” yazmışım her yerde yanımda dolaştırdığım için iyice buruşan sarı not kağıdına.
Düzyazıda bilinç akışı temelde iki farklı yöntemle yapılabiliyor. Bunlardan ilki yazarının birinci tekil şahıs kullanarak dünyaya seslendiği ve tam da bu sebepten cümlelerine “Ben…” diyerek başladığı iç monolog kullanımıdır. İkincisinde ise daha dolambaçlı bir yol izlenir. Üçüncü tekil şahıs ve geçmiş zaman kiplerinin tercih edildiği, rapor verir tarzda bir anlatımın benimsendiği bu yöntemin kökleri latif hanımefendi Jane Austen’e kadar uzansa da doruğa Virginia Woolf, James Joyce, Dorothy Richardson gibi isimlerle çıkmıştır. Kelime seçimlerinin karakterlere uygun şekilde yapıldığı bu yolda “düşündü”, “merak etti”, “kendi kendine sordu” gibi bazı yüklemler bilinçli bir şekilde yazıdan çıkartılır.

Mrs. Dalloway ile okuyucunun ilk karşılaşması Woolf’un 1915 yılında yayımlanan The Voyage Out (Dışa Yolculuk) isimli romanıyla oldu. Woolf, Britanya üst sınıfından Mrs. Dalloway ve eşini satirik bir anlatımla bizlerle tanıştırmıştı. Mrs. Dalloway yazarın ilk romanındaki yan karakterlerden biriyken dördüncü romanda bizzat esas kahraman statüsüne erişti.
Kitap, “Mrs. Dalloway said she would buy the flowers herself” cümlesi ile açılıyor. Bizler Mrs. Dalloway’in kim olduğunu ya da neden çiçek alması gerektiğini bilmiyoruz. Süregelen bir yaşamın içine herhangi bir noktasından böylece girivermiş oluyoruz. Derken ikinci cümle geliyor: “For Lucy had her work cut out for her”. Bu cümleyle anlatılanın kadının kafasından geçenler olduğunu anlıyoruz. Üstelik iki önceki paragrafta bahsettiğim yüklem kesintisinin de başarılı bir şekilde uygulanmış olduğu dikkatimizden kaçmıyor (değil mi? Lucy’nin işlerinin sıraya konulduğunu düşünen Mrs. Dalloway’in kendisi. Oysa ortalıkta “Lucy’nin işleri sıraya konmuştu zaten diye düşündü Mrs. Dalloway” gibi bir cümle yok). Ayrıca, “cut out for her” tam da Mrs. Dalloway’in düşünebileceği ve kurabileceği bir cümle olduğundan bir diğer şart olan karakterin ağzından konuşmanın da sağlandığını görmek bize mutluluk veriyor. “And then thought Clarissa Dalloway, what a morning – fresh as if issued to children on a beach. What a lark! What a plunge!” ile kahramanımızın tam adını öğrenmiş oluyoruz. Clarissa, havanın güzelliğini sahildeki çocukların tazeliğine benzetiyor ilkin. Sahildeki çocuklar ise ona on sekiz yaşında yaşadığı tatilleri anımsatıyor ve düşünceler birbirini kovalamaya başlıyor.
Bilinç akışı konusuyla ilgili söylemek istediğim son bir şey daha var. Mrs. Dalloway’i okurken şunu düşündüm: Eğer iç monolog kullanılsa ve tüm bu cümleler birinci tekille kurulsa roman o kadar doğal olmayan bir hale dönüşürdü ki okuyucusunda asla bu etkiyi uyandıramazdı.

Haftaya D. H. Lawrence’ın Women in Love’ı var. Kabul edin, Lawrence okumanın zamanı gelmişti artık. Projeyi önce Emre’nin tam da projeyle ilgili konuşmamızın üzerine ödünç verdiği kitaplar ve dahası Carson McCullers’ın muazzam güneyli gotik tarzıyla aldattığıma dair bazı dedikodular çıkmış. Şunu söylemek isterim ki konu Carson McCullers olunca gerisi teferruattır. Ben değil, The Art of Fiction’da McCullers’a yer vermeyerek beni bu yola sokan Lodge utansın.
* Resimleri Woolf’a uygun seçmeye çalıştım. Olmuş gibiyse iki kere göz kırpın.
Posted: June 16th, 2010 | Author: bahar malik | Filed under: Proje: David Lodge | Tags: Tembellik | No Comments »

En yakın zamanda yazacağım.
Geçmiş Yorumlar