Etiket:

Vanity Fair

Proje: David Lodge

16. hafta: Fowles ve geçmiş hissi

Bu da nedir diyenler için şurada bir açıklama var.

John Fowles, okuduğum ilk günden beri aramızda gizli bir şeylerin olduğuna inandığım yazarlardan biri oldu. Öldüğünü öğrendiğim gün çok acı başka bir şeyi daha fark etmiştim: Fowles’un artık yeni bir kitabını/yazısını okuyamayacaktım çünkü her şeyi çoktan bitirmiştim. Sanırım sevdiğim yazarların en azından bir kitabını bekletme huyunu da bu yürek yakan fark edişin ardından edinmiş oldum. Projede ismini gördüğümde de yıllar önce okuduğum Fransız Teğmenin Kadını‘nı bir kere daha elime alacağım için çok sevindim (Sevinmediğim isimler de oldu. Onlara da geleceğiz).

OKUMAYA DEVAM EDİN

Kitaplar, Proje: David Lodge

6. hafta: Thackeray ve Sürpriz

fenner-behmer - bucherwurm

Bu da nedir diyenler için şurada bir açıklama var.

Söz verdiğim şekilde ilerleyemediğim dikkatinizi çekmiştir. Çünkü geçen hafta Vanity Fair‘i bitirme hırsına kapıldım ve bir de baktım ki tek satır Salinger okumadan günler geçivermiş.

Kahramanı olmayan roman Vanity Fair‘i ilk ergen günlerimde okumuş olmayı isterdim. Şu yaşımda beni biraz yorduğunu ve ilgimi yeteri kadar cezbedemediğini itiraf ediyorum. Eserle ilgili mutlaka söylenmesi gereken tek şey şu: Thackeray öyle bir dünya kurmuş ki beş yaşındaki minik bir çocuğa dahi sempati duymanıza tüm gücüyle engel oluyor. Herhangi bir karaktere merhamet hissetmeye başladığınız an Thackeray, bu karakterin zaafları, hataları ve eksiklerini size tekrar tekrar hatırlatmaktan çekinmiyor (Bu durumun tam aksi için de benzer bir çaba var). Tüm bunlara rağmen yazarın acımasız ya da insafsız olduğunu düşünmedim. Aksine, sarkastik anlatım tarzına rağmen fazlasıyla realist bir romanla karşı karşıya olduğuma kanaat getirdim. Öte yandan, bu roman edebi kaygıların sonucu mu bu boyutta yazılmış yoksa yazarının anlatma coşkusu mu bu neticeyi doğurmuş sorusu hakkında herhangi bir Thackeray okuruyla tartışmaya hazırım. OKUMAYA DEVAM EDİN

Kitaplar, Proje: David Lodge

5. hafta: Ishiguro ve güvenilmez anlatıcı

Bu da nedir diyenler için şurada bir açıklama var.

The Art of Fiction‘ın sağladığı yararlardan biri de yaşamımın geçmiş dönemindeki şaşkınlıklarımı ve hatalarımı birer birer düzeltmeme olanak sağlaması oldu. İzin verirseniz bu haftaya şu cümleyle başlamak istiyorum: Kazuo Ishiguro‘yu severim ve çalışmalarını takip ederim. Benim Ishiguro hakkındaki en büyük ikilemim ise Günden Kalanlar hakkındaydı. Booker Ödülü de aldığını bildiğim ve yazarın başyapıtı kabul edilen bu romanın ne diğer romanlarından farkını ne de esere verilen bu değeri anlayamıyordum. Dahası 1990’larda çekilmiş ve övgüler almış (benim bir türlü izleyemediğim) film versiyonunda Emma Thompson ve Anthony Hopkins’in hangi rolleri canlandırdığı ve bu rollerin nasıl başrol kabul edildiğini de algılayamıyordum. (Bu arada ileride bir gün bana “doksanların klasiklerine bir örnek verir misiniz?” diye sorarlarsa cevabımın “Emma Thompson bütün İngiliz romanlarının film uyarlamalarında katiyetle başrol oynamalı görüşü” olacağına eminim)

Lafı fazla uzatmayacağım. David Lodge’ın “The Unreliable Narrator” makalesindeki örnek paragrafı okuduğumda aniden benim Günden Kalanlar’ı hiç okumadığımı ve senelerdir Günden Kalanlar zannettiğim kitabın Çocukluğumu Ararken olduğunu fark ettim. Bunca zamandır kitapla ilgili tüm düşüncelerim aslında başka bir esere aitti. Bu kadar şaşkınlığın neye delalet olduğunun yorumunu size bırakıyorum. Bunun bir tedavisi mutlaka olmalı! Araştıracağım.

read OKUMAYA DEVAM EDİN