
Geçen hafta Paris’te kısa fakat memnun edici günler geçirdim. Turist sezonunu hariç tutacak olursak, bu ÅŸehrin favori üç Avrupa kentimden biri olduÄŸunu rahatlıkla söyleyebilirim. [DiÄŸer ikisi ise: GittiÄŸimde kitabevleri, türlü dvd dükkanları, sonu gelmez akÅŸam aktiviteleri ve her daim sunduÄŸu birbirinden bağımsız geçici sergileriyle Londra ve bu iki ÅŸehirden tamamen farklı olarak sessizliÄŸin egemen olduÄŸu, bilime son sürat hizmet ettiÄŸim günlerde bir makalemi sunduÄŸum konferansa katılmak üzere gidip Limmatquai’sinde huzuru hissettiÄŸim, akÅŸamları bir masalın içinde olduÄŸunuzu düşündürten Zürih’tir.]

ÇoÄŸunluÄŸun dehaların peÅŸinde koÅŸtuÄŸu bir dünyada, kendisini toplumdan ayıracak yetenekleri olmamasına ve hatta ileride çok fazla insan tarafından anılmayacak olmasına raÄŸmen döneminde iz bırakmış adamlara ve bu adamların hayatlarını kurcalamayı seven bir azınlığa rastlanabilir. ÖrneÄŸin, John Fowles’un “Wormholes”ünü okuyanlar, yazar için bu adamın