Tüm katkılarıyla

Bahar Malik

Sanat üstüne

Oh Manet! Oh Manette!

Manet ile ilgili Manet-sonrası yapılmış olan sanat eleştirilerinin çoğuna katılırım. Özellikle de ressamın bir modernist olmasına rağmen yenilik yaratan olmamasına dair olanlara. Gün gelir de iki sevdiğim ressamı karşılaştırmam istenirse, kuracağım ilk cümle “Goya bir dahiymiş, Manet ise resme aşık bir ressammış” olur.

Bundan birkaç ay evvel, Manet üzerinde Goya etkisi konulu bir şeyler yazmaya karar verdim. Manet’nin hem ilk dönem çalışmalarında hem de artık başyapıtları sayılan Balkon, İmparator Maximilian’ın İnfazı, Olympia gibi tablolarında Goya’dan ilham aldığı zaten bilinen bir gerçekti. İşin içine biraz daha girebilmek için kendi kütüphanemin yeterli olmadığına karar verince Boğaziçi’ninkinden yararlanmayı düşündüm ve okuldan Manet ile ilgili beş/altı kitap aldım. Halen yazmaya devam ettiğim bu konu ile ilgili ufak bir noktayı sizinle burada paylaşmak isterim.

Öncelikle, Manet’nin sadece Goya’dan değil tüm İspanyol ustalarından etkilendiğini söylesem herhalde büyük bir yanlış yaptığımı düşünmezsiniz ve fakat gün olur da Baudelaire ile karşı karşıya gelirsek, şairin beni bu “küstah suçlama”mdan ötürü topa tutacağına eminim. Nitekim daha önce deneyenleri tutmuş da. Hikayeye finalini anlatarak başlayayım.

OKUMAYA DEVAM EDİN

Fotoğraf çektim, Seyahat

Paris, Wes Anderson, Hotel Chevalier

chevalier

Geçen hafta Paris’te kısa fakat memnun edici günler geçirdim. Turist sezonunu hariç tutacak olursak, bu şehrin favori üç Avrupa kentimden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. [Diğer ikisi ise: Gittiğimde kitabevleri, türlü dvd dükkanları, sonu gelmez akşam aktiviteleri ve her daim sunduğu birbirinden bağımsız geçici sergileriyle Londra ve bu iki şehirden tamamen farklı olarak sessizliğin egemen olduğu, bilime son sürat hizmet ettiğim günlerde bir makalemi sunduğum konferansa katılmak üzere gidip Limmatquai’sinde huzuru hissettiğim, akşamları bir masalın içinde olduğunuzu düşündürten Zürih’tir.] OKUMAYA DEVAM EDİN

Garip adamlar

Beni de çekin, bayım.

nadarÇoğunluğun dehaların peşinde koştuğu bir dünyada, kendisini toplumdan ayıracak yetenekleri olmamasına ve hatta ileride çok fazla insan tarafından anılmayacak olmasına rağmen döneminde iz bırakmış adamlara ve bu adamların hayatlarını kurcalamayı seven bir azınlığa rastlanabilir. Örneğin, John Fowles’un “Wormholes”ünü okuyanlar, yazar için bu adamın John Aubrey olduğunu fark etmiştir. Bu ilginin illa ki bir kişi üzerine yoğunlaşması elbette gerekmez ama bugünlerde bana “Senin garip adamın kim?” diye sorsalar cevabım “Gaspard-Félix Tournachon” nam-ı diğer “Nadar” olur.

Nadar, babasının baskısı ile eczacılık okumaya çalışmış ama istediğinin bu olmadığını anlayınca Paris’e kaçıp gazetecilik yapmaya başlamış bir on dokuzuncu yüzyıl bıyıklısı. Aynı dönemlerde roman yazdığı ve karikatürist olarak para kazandığı da biliniyor. Ama onu günümüze ulaştıran özelliği fotoğrafçılığıdır. 1850’lerde fotoğraf çekmeye başlayan Nadar, pek çok ünlü ismi stüdyosunda ağırladı ve sonraki yüzyıllara Victor Hugo, George Sand, Delacroix gibi pek çok sanatçının siyah beyaz siluetlerini bırakan isim oldu. OKUMAYA DEVAM EDİN