Etiket:

Lolita

Kitaplar, Proje: David Lodge

8. hafta: Nabokov ve tumturaklı düzyazı üslûbu

Bu da nedir diyenler için şurada bir açıklama var.

Bu haftaki yazıyla ilgili planladığım şey Lolita‘nın örnek paragraflarını buraya kopyalamak ve sizlere “İşte fancy prose budur.” demekti. Bu fikrimi söylediğim bazı şahıslar beni kolaya kaçmaya çalışmakla suçlamasalar gönül rahatlığı ile yapacaktım da. Aslına bakacak olursanız muazzam güzellikte olduğunu düşündüğüm ve zaten çok ilgi görmüş bir romanla ilgili hayran sessizliğine gömülmenin kolaycılıkla bir alakası olmadığını düşünüyorum. Üstelik bu romanın şanssız bir yanı da var. İnsanlar hakkında konuşmaya başladıklarında (bana kalırsa konuşmaya değecek tek şey olan) edebi güzelliğini hep atlıyorlar. Orhan Pamuk’un bir başka kitap için yazdığı satırların Lolita‘da da geçerli olduğunu düşünüyorum: İnsanın dünyadaki yeri, edebiyatın temel işlevi, yazıyla insanoğlunun yapabileceği derin ve harika şeyler bu kitaba duyulan ilgi ve öfkenin gürültü ve dumanı arkasında kaybolduğundan bu eserin gerçek okuru Lolita‘yı yalnız ele almayı tercih eder ve kitabın tuhaflığı ve yabanlığı ile kavga etmek yerine gösterdiği hazlara ve parlaklığına yönelir. OKUMAYA DEVAM EDİN

Kitaplar, Proje: David Lodge

7. hafta: Salinger ve ergen konuşma ağzı

Diyeceğim, bunca okuldan bunca yerden ayrıldım da bir kez olsun ayrıldığımı anlayamadım. Tiksinirim bundan. Ayrılığın üzüntülü ya da kötü olması umurumda değil, ama bir yerden ayrıldım mı oradan ayrıldığımı bilmeliyim. Bilmezseniz, daha çok koyar insana.

J.D. Salinger ile tanışmama size daha önce de bahsettiğim derginin ilk sayısı vesile olmuştu. Pek çoğunuzun aksine yazarın ilk okuduğum kitabı The Catcher in the Rye değil, dergide yeni çıktığı için reklamı yapılan Dokuz Öykü‘ydü. Bu haftaki okumalar için elimdeki Salinger külliyatını tekrar ortaya döktüğümde hatırlamadığım detaylar ortaya çıktı. Örneğin kitabı Zonguldak’taki Gençler Sahaf isimli bir dükkandan almışım (Dokuz Öykü‘nün içinden kitabın reklamının olduğu bir ayraç çıktı. Üzerine kocaman harflerle “Zonguldak Hatırası” yazmışım). O günleri düşündüğümde şehri ziyaret etmiş olmam garip gelmedi. Ama aynı şeyi bu kitabı oradan almış olmam için söyleyemeyeceğim. Şimdi düşünüyorum da Salinger’ın bendeki ilk intibası “dehşetli” bir beğeni olmuş olmalı. Çünkü Dokuz Öykü‘yü Burcu’ya okuması için verdiğimi hatırlıyorum. Burcu o günlerini Asimov dünyasında kaybolarak geçiren bir arkadaşımdı ve ünlü bilimkurgu kitaplarını keşfetmekle meşgul bu gence türü bilimkurgu olmayan bir kitabı okuması için tavsiye (ve muhtemelen ısrar) ediyorsam o kitaba “aşırı derecede” güveniyor olmam gerekiyordu.

Sonrasında, o günlerimde taklit ettiğim kuzenimin kitapları arasında Gönülçelen‘i bulmuş ve tanıdık bir yazarla karşılaşmanın verdiği sevinçle okumuştum romanı. Diğer eserlerini nerede ve nasıl okuduğumu hatırlamasam da 20 yaşımdan önce Salinger’ları bitirdiğime eminim. Birkaç sene evvel, bir anda hissettiğim bir coşkuyla The Catcher in the Rye‘ı bir kere daha elime almıştım. Aslına bakacak olursanız Salinger arada bir geri dönüp tekrar tekrar okuyabileceğiniz öyküler anlatmış hep. OKUMAYA DEVAM EDİN