Tüm katkılarıyla

Bahar Malik

Proje: David Lodge

14. hafta: Greene ve egzotik

Bu da nedir diyenler için şurada bir açıklama var.

Emperyalizmin yükselişinin ve sömürgeciliğin ortaya çıkmasının edebiyat arenasında doğurduğu sonuçlardan biri de sömürgeci ulusların bir kısım yazarlarının farklıyı/yeniyi/bilinmeyeni bulmak üzere kendilerini sömürülen “uzak” topraklara atması oldu. Bu yazarların en önemli örneklerinden biri çoğunuzun bildiği üzere Graham Greene’nin de çok takdir ettiği Joseph Conrad idi.

“Greene ve egzotik” başlığının bir yanlış anlaşmaya kurban gitmemesi için baştan şu açıklamayı yapmakta da fayda görüyorum: Bugün egzotik kelimesini “çekici” ya da “cezbedici” sıfatlarının karşılığı olarak değil, TDK’nın da önerdiği gibi “yabancıl” manasında kullanıyoruz. Greene romanlarında Britanya adasının dışındaki uzak toprakları isim vermeden sık sık kullanmış bir yazar. Hatta onun eserlerinde yarattığı bu dünyaya “Greeneland” deniyormuş. Bu tercihinde de Sierre Leone’de MI6 için çalıştığı günlerdeki gözlemleri ve tecrübeleri çok etkili olmuştur kanısındayım. OKUMAYA DEVAM EDİN

Kitaplar, Proje: David Lodge

13. hafta: Lawrence ve sembolizm

Bu da nedir diyenler için şurada bir açıklama var.

D. H. Lawrence’ın Women in Love‘ının kahramanları iki kız kardeş olan Gudrun ve Ursula’dır. Gudrun ufak heykeller yapan bir sanatçı, Ursula ise bir öğretmendir. Lawrence’ın da büyüdüğü kasaba olan Nottinghamshire’da yaşayan bu iki kız, zengin bir madenci olan Gerald ve Rupert isimli bir ilköğretim müfettişi ile aşk yaşayarak kitabın ismine ters düşmemeyi başarırlar. Rupert’in (Züppe hallerine rağmen şu romanda en sevdiğim karakter olabilmesi başlı başına tuhaf bir durum. Lodge’ın başka bir noktada söylediği “Whatever you think of Lawrence’s men and women, he was always brilliant when describing animals.” cümlesi inanın benim gibi okurlar için daha da anlamlı) ilişkiler, karşı cins ve cinsellik hakkında farklı fikirleri vardır. Ursula ise bildiğiniz kadındır. Gudrun ile Gerald’da ise daha önce Nice Work‘te de gördüğümüz sanayici-sanatçı çekişmesini görürüz. Öte yandan Gerald ile Rupert arasında hiçbir zaman açıkça dile getirilmeyen eşcinsel bir çekim vardır. “Acaba bu adamlar birlikte olmaya başlayıp kızları aşklarıyla başbaşa mı bırakacaklar?” diye sık sık düşünmeme rağmen delikanlılar arasındaki en büyük yakınlaşma bir sahnede güreşmeleri oldu. OKUMAYA DEVAM EDİN

Fotoğraf çektim

Menekşeli makaron meselesi

Tatlılarla aram şöyle böyledir. Çoğunu yemeyi reddederim. Öte yandan doğal renklere sahip olmayan yiyeceklerin çekiciliğine çocukken dahi kapılmış değildim. İşte bu yüzden birkaç ay evvel şans eseri keşfettiğim menekşeli makaronların bu kadar başımı döndürmesine hala bir anlam veremedim.

Menekşenin yenilebildiğini fark edişimi Selim İleri’ye borçluyum. Okuduğum bir kitabında menekşeli bonbonların lezzetini anlata anlata bitiremiyordu.Nabokov’un Sebastian Knight’ın Gerçek Yaşamı romanında da menekşeli şekerlemeden bahsedildiğini hatırlıyorum (küçük bir ayrıntıydı ama aklımda kalmış). Keşke İleri’nin övgülerini ya da bazı detaylarda takılmamı daha fazla dikkate alsaymışım. OKUMAYA DEVAM EDİN

Küçük benzetmeler

sen bana

Bu blog’u takip edip aynı zamanda futbolla yakından ilgilenen insanlara biraz kırgınım. Geçen hafta tamamen profesyonel sebeplerle izlediğim bir dünya kupası maçı olmasa II. Carlos’un bilinmeyen özel hayatı ortaya çıkmayacaktı.

Yeni kankam Carlos Piuuu’dan bahsediyorum. Müsabaka esnasında “Kim bu Carlos?” diye sormamın üzerine “sen adamın isminin Carlos olduğunu nereden biliyorsun?” cevabını alıp afallamam sonucunda tanıştığım futbolcudan. Yoksa… Yoksa olmadı sandığımız şey olmuş olabilir mi? 2000’lerde mahzun kralın torunları İspanya sınırları içinde mi dolaşıyor? Bilmiyorum, hiç bilemiyorum. Lakin kafamda kırk tilki dolaşmıyor dersem yalan olur.

Size II. Carlos’tan bahsetmiş olmama rağmen Piuuu Bey’le olan alakayı fark edip de beni uyarmadığınız için biraz darılmış durumdayım. Ayrıca ismi Dünyevi Zevkler Bahçesi olan bir blog’da bu konuyu irdelemen biraz garip değil mi diyecek olursanız “ödeştik” der geçerim. Bunu da bilin.

Şimdi bu blog yazısından kaçmanın zamanı. O zaman son kez zevk aldığımız biçimde hep beraber koşarak uzaklaşalım: Piuuu.

Fotoğraf çektim, Seyahat

Haftasonu

Ani bir kararla geçen haftasonunu deniz kenarında geçirmeye karar verdim. Çoğunluğun yağmur korkusuyla dışarı çıkmadığı günleri tercih ettiğim için minik tatilim düşündüğümden daha keyifli geçti. Kumsaldaki sessizliğin üstüne havanın tam da istediğim gibi olması neşeme neşe kattı.

Denize girmek dışında sadece müzik dinlemeyi planlamıştım. Fakat zamanımı uzun yürüyüşler yaparak ve kitap okuyarak geçirdim. Bir gece ise bacaklarımı uzattım ve Hatice’nin verdiği “Lost in Austen” isimli dört bölümlük mini diziyi izledim. Saklayacak değilim, dizinin bazı sahneleri gerçekten komikti. OKUMAYA DEVAM EDİN