Bu kategorinin altındaki yazıları inceliyorsunuz:

Sinema

Sinema

İki yeni film

Birkaç haftadır bu sene hangi filmleri izlemek istediğimin listesini çıkartıyorum. Tahmin edebileceğiniz üzere liste çoktan karman çorman bir hal aldı. Gelecekte merak ettiğime pişman olacağım ya da çok seveceğim ve belki de arkasından ağır konuşacağım otuzdan fazla filmin ismini bir köşeye not ettim. Harry Dean Stanton: Partly Fiction ve Jiro Dreams of Sushi‘nin fragmanları ise çok hoşuma gitti.

Her filmde kendine yer bulabilen aktör Harry Dean Stanton hakkındaki belgesel Partly Fiction’dan bazı sahneler:

harry dean stanton OKUMAYA DEVAM EDİN

Sinema

Beginners

Geçen sene bu zamanlarda incelikli bir üslupla çekilmiş Beginners isimli filmi izlemiştim. Beginners’taki renkler, kullanılan mekanlar, eşyalar ve ışık beni büyülemişti ve buraya sevdiğim görüntüleri eklemeye karar vermiştim. Ama takip ettiğim iki blog’un benzer şekilde davrandığını görünce geç kaldığıma yanıp kararımdan dönmüştüm.

Sonrasında birçok kere kendimi Beginners‘taki güneş ışığını, bu ışığın vurduğu camları/mobilyaları/odaları düşünürken buldum. Tıpkı sevdiğiniz bir melodinin en olmadık anlarda kulaklarınızı ziyaret etmesi gibi bu ilham verici görüntüler gözlerimi kapattığım bazı zamanlarda oradaydılar. İşte o yüzden bugün en sevdiğim Beginners anlarını buraya eklemeye karar verdim.

beginners OKUMAYA DEVAM EDİN

Sinema

Sweetgrass – Tatlı koyunların öyküsü

Bu haftayı varlığından haberdar olduğum günden beri beni heyecanlandıran Sweetgrass‘ı izleyerek geçirdim. Bu belgeselin kalbimi çarptırmasının en önemli sebebi başrol oyuncularıydı. Montanalı çobanların sürdüğü 3000 koyundan bahsediyorum. Çoğunuzun bilmediği üzere en sevdiğim pastoral görüntü çayırlarda dolaşan sürülerdir. Hem koyun hem de keçi sürüleri (ve hatta zaman zaman inek grupları) bende coşkun bir izleme isteği uyandırır.

Sweetgrass’ın en önemli özelliği konuşmadan, müzikten arınmış minimalist bir belgesel olması. Sürünün tüm yaz süren yolculuğu boyunca çobanların konuştuğunu veya köpeklerinin havladığını nadiren duyuyoruz. Bunun dışındaki tek ses koyunlara ait. 46. dakikanın sonlarında meleyenini dünyanın en acayip meleyen koyunu ilan ettim. Yukarıda belgeselin en sevdiğim anlarının ekran görüntülerini sizinle paylaşıyorum. Umarım sizi de beni olduğu kadar heyecanlandırır. OKUMAYA DEVAM EDİN

Sinema

Maratonun ardından

Londra’da geçen filmler maratonunu tamamlayalı çok oldu. Ancak blog güncellemelerini istediğim gibi yapamadım. Bugün sizlere filmlerden geriye kalan birkaç Londra sahnesi ve setinden bahsetmek niyetindeyim.

Alfonso Cuarón’un yakın gelecekte geçen distopik filmi Children of Men‘de çevresel bozulma, terörizm, toplumdaki huzursuzluklarla dolu dünyada tüm bunlar yetmiyormuş gibi “üreyememe” sorununu baş gösterir. Eski bir aktivist olan Theo (Clive Owen), mucizevi bir şekilde hamile kalmış, Afrikalı mülteci Kee’yi kendisi ve bebeği için tehlikeli olan Britanya topraklarından çıkartmak için halen hızlı bir aktivitist olan eski karısı Julian (Julianne Moore) ile işbirliği yapar. Bu çaba sırasında da devlet adına “kurtarılmış sanat eserleriyle” ilgilenen küratör kuzenini görmeye gider.

Kuzenin ve sanat eserlerinin saklandığı görkemli binayı görünce malum sebepten gülümsedim. Michelangelo’nun Davud’unun ve Picasso’nun Guernica’sının kurtarıldığını görüp rahatladığımız bina içi sahnelerinin final sürprizi ise Pink Floyd’un uçan domuzuyla karşılaşmamız oluyor.

Children of Men‘in bu sahneleri Londra’nın güney doğusundaki Battersea’de yer alan Battersea Power Station‘da çekilmiş.

Bana kalırsa bu son sahnede Pink Floyd’un domuzunu görmemiz sadece lokasyona bağlı bir gönderme de değil. Theo ve Nigel camın önüne geldiklerinde Theo “100 yıl sonra bu sanat eserlerine bakacak tek bir insan bile kalmayacak, bu şekilde nasıl devam edebiliyorsun ki?” diye sorar. Animals‘ın kapağı için Waters, George Orwell’ın Hayvan Çiftliği‘nden esinlenmiştir ve Waters’ın domuzu/domuzları da toplumsal hiyerarşinin en üst tabakasını temsil etmektedir. Arkasına domuz ve istasyonun bacasını almış olan Nigel’ın cevabı ortama uygun olur: “Nasıl biliyor musun? Bunu hiç düşünmeyerek”.

OKUMAYA DEVAM EDİN

Günlerin getirdikleri, Sinema

İkinci film maratonu

İlk film maratonumun ardından ikincisine dair güzel planlar yapmıştım. Bitiremediğim 2011 filmlerini tamamlamak ve bir arkadaşımın Mubi’deki favori filmlerini izlemek gibi amaçlarım vardı. Günler hızlı (ve yoğun) bir şekilde geçerken bunların hiçbirini gerçekleştiremedim. Bu haftasonu aniden aklıma Londra’da geçen filmleri toplu halde izleme fikri düştü. Kısa bir araştırmadan sonra bu yeni maraton fikrimin en büyük dezavantajını fark ettim: Londra merkezli birçok filmi zaten izlemiştim.

Gene de vazgeçmedim ve kendime dokuz filmlik kısa bir liste hazırladım. Bu filmlerin yedisini hiç izlemedim. Bir tanesini tekrar izlemek istediğim için diğerini ise Patrick Marber’in yazdığı esere bir şans daha vermek için listeye ekledim. OKUMAYA DEVAM EDİN